• Ah! İnsanın kendi kendisini yermesi ne kadar zor! Kendi hatalarımızı görmek, her zaman mümkün olmuyor. Zaten, hatalarımızı da kabul etmek kolay değil.
  • "İnsan unutandır ve unutulmaya mahkûm olandır."
  • Öyle bir yalnızlık ki bu
    Yenilir yutulur değil.
    Gölgem bile terk etmiş beni
    Lisanım hiç münasip olmamış
    Ve ket vurulmuş bütün güzel cümlelerime
    O çiçek, o bahar küstüğünden beri;
    Kış, gaddar bir dikta edasında duruyor kapımda
    Nasıl anlatılır ki?
    Yarıda kalmış bütün hikayelerim
    Hep yarım kalmış bütün sevmelerim
    Yüzüme kapanan kapıların acı dolu seslerinde
    Bıraktığımdan beri en güzel çağlarımı,
    Öyle içten güldüğüme rastlayan da olmadı hiç.

    Öyle bir yalnızlık ki bu,
    Atılır, tutulur gibi değil.
    Voltasını almış bir vapurun ardından atılan o hüzünlü bakış değil
    Limanlarda sabahlamak değil
    Banklarda yalnızlık oturmak değil
    Haşyetten ve soğuktan titrediğin halde, karanlıkta bir başına yollarda yürümek hiç değil.
    Öyle bir yalnızlık ki bu,
    Sen haline acıdığın için, kendini dinlemenle eşdeğerdir.
    Nasıl yaşanır ki?
    Düşüncelerim sence de buradan nefret etmem için yeterli değil mi?
    Peki gördüklerim, hissettiklerim, duyduklarım...
    Senin olmadığın bir yerde yaşamak,
    Sence de tutsaklık değil mi?
    Ah sen...
    ...
    D. Yasin
  • Kızın teki facebookta duvarına “yengeç burcu kadını yaIandan ve adatılmaktan hiç hoşlanmaz” yazmış. Lan sanki diğer burçlar aldatılınca haIay çekiyor.
  • Ah, göğsündeki her yarayı merhametle öptüğüm. 
    Geç kalınan hiçbir hayat, hayat değildir. 

    Didem Mamak
  • Uzak İhtimal ve Yozgat Blues, her iki filmi de beğenmiştim. Yönetmen hakkında biraz bilgim vardı. Filmlerde gezinen hüznün kaynağının senaryodan kaynaklandığını elbette biliyordum. Her iki filmde de yoğun bir tevazu vardı. Hatta Uzak İhtimal bittiğinde, içimi yoğun bir Amor Fati duygusunun kapladığını hissetmiştim. Kitap incelerken nedir bu ihtiyar? E canım, T.T’nin filmlerle bağını bildiğim için, elbette böyle bir link oluştu.

    Sevgili Osman Y. çok sever TT’yi. Hastasıdır. Eyüp’de buluştuğumuzda bir poşet kitabını hediye etti sağ olsun. Daha evvel okumadığım bir yazardı. Okudum, bu kitaba inceleme yazmaya karar verdim.

    Bitirdiğimde kitabı, ne okudum diye düşündüm. Öyle ya, insan tanımını yapmak ister muhatap olduğu her şeyin. Bir kurmaca mı? Değil. Yani ne bir roman ne de bir öykü. Anlatı olduğunu düşündüm. Fakat bir süreklilik ister anlatı. Çamaşır ipi ve ipe dizili sarkan onlarca giysi gibi. Giysiler var evet, ya ip, işte süreklilik veren o ip ne?

    İpi buldum sonunda. Bir radyo programı yapmış TT kitap boyunca. Süreklilik buydu işte.

    Hatta, “Gri pantolonu ve lacivert ceketi iki beden büyük aldığımız saatlerdi…” Bu başlığı okuduğumda bedenine uyanı alanlarla bir kıyas var gibi hissettim. Anlamsız buldum nedense. Buradan sıkı bir arabesk parça bile çıkmaz be TT dedim. Bir on sene öncesinde anlattığının, yamalı pantolonlar moda olmadığı halde vardı. Yama yapmayanları döverdi örtmenler.

    Yeter ki ihtiyaç duy. Hele bir de nefret etmek istersen, ayıpsın, bir toplumda kimler yok ki, hangi soyutlama düzeyinden bakarsan bak çoktur onlardan. Cinsellikten mi baktın, var. İbneler var. Siyasi duruştan mı baktın, var. Dindar cahiller var. Ekonomik durumundan mı, var. Liberal kırçlar. İnanç durumundan mı, var. Allahsız tosbağalar var. İsterse insan, çok ama çok öteki yaratabilir. Ve nefret edebilir. Çünkü nefretin bedeli yoktur. Ama basit duygudur nefret be. Mide bulandırıcı. Sümük gibi.

    “Ben bir iç tehdidim doktor, dış ülke parmağıyım, birlik ve beraberliğe en çok ihtiyacınız olduğu dönemde ortaya çıkan belayım, fitneyim.“ Böyle yazmış TT. Sayın TT, böyle demişsiniz ya, çok güldüm. Aslında acı acı güldüm. Devlet tam da böyle yapardı. En çok da mütedeyyinlere. Aşağılık bir hileydi yaptığı. Ben bunun farkına erken varanlardanım. Belki de yaşımdan. Ve bu cümleler benim midemi bulandırırdı. Aynı şeyleri Tayyip söylemeye başladı ya, ah aklımdan ölümüm geçer.

    Moskova'dan selamlar Tarık bey. Bir an aklımdan bunlar geçti. Yazmak istedim yazara. Vurmak istedim. O kadar derim de, hala analojiden medet umarım ya, tü benim suratıma.

    Sanki Kemal Sayar psikolojik sınırları çizmiş, TT anlatmış. Çoğu yerinde böyle hissettim anekdotların. TT felsefe okumuş. Psikoloji yazmış ama.

    Senaryoları gibi değil kitapları. Çok şeye uzanmış, her uzandığının aşağı yukarı bir karşılığını bulmuş mahallesinde. Mahalle kifayetsiz kalınca radyodan bulmuş.

    Mütedeyyin, dindar demek. Ben ilk kelimeyi daha çok severim. Dinin benim içimdeki çağrışımıdır. Gördüğümden farklıdır biraz. Empresiyonistimdir bu konuda. Hoşuma gider benim. Camileri, hazireleri, ezan sesiyle uyanmayı çok severim. Çünkü ben bir muhafazakârım. Ateistim ama.

    Muhafazakarlık=dindarlık diye yazmazlar mı, çok sinirlenirim. Cahillik işte.

    Muhafazakarlık neden dindarlık olsun arkadaş? Alakası yok. Dinsiz bir insan muhafazakâr olamaz mı yani? Olur. Aha da benim örneği. Muhafazakarlık ve din, belki aynı mahallenin çocukları ama illa da kardeştir diyemeyiz.

    TT mütedeyyin ama pek de muhafazakâr gibi gelmedi bana. Eric Clapton’dan “Tears in Haven” çalıyor programında. You see what I mean? Gerçi bu şarkının hikayesi çok yıkıcıdır.

    Türkçeye çevirecek vaktim olmadı. Aslında gücüm de. Belki bir hayır sahibi çevirir bilmeyenler için. Şöyle karar vermiş E.Clapton şarkıyı yapmaya.

    Clapton said to me, 'I want to write a song about my boy.' Eric had the first verse of the song written, which, to me, is all the song, but he wanted me to write the rest of the verse lines and the release ('Time can bring you down, time can bend your knees...'), even though I told him that it was so personal he should write everything himself. He told me that he had admired the work I did with Steve Winwood and finally there was nothing else but to do as he requested, despite the sensitivity of the subject. This is a song so personal and so sad that it is unique in my experience of writing songs.

    Yıkıcı dediğim bu işte. Gözleri kızarıyor insanın. :(((

    Bir anekdotundan sonra Üstü Kalsın, demiş. Bunu Cemil Kavukçu’ya bir gönderme aldım ben. Hoştu.

    Kazım Kartal üstünden Yeşilçam göndermesine eyvallah dedim.

    Üçüncü sayfa haberleri he mi? Olsun bari. Üçüncü sayfa haberleri o memleketin en hakikatli resmidir. Bende de.

    TT bu eserinde insancıkların yüreğine dokunmayı denemiş. Bir kurmaca tadı almazsanız da, yüreğinize dokunan antagonist bir yazarın kalemini kesin hissedersiniz. Ama anlamaya çalışmanız lazım illaki. Siyaseti yelek yapmanız, yeleği de çıkarmanız gerek. Çünkü TT buna gayret etmiş çok. Bilge Karasu epigrafisini okurken bunu hissediyorsunuz. Sıfır ön yargıya ulaşmalıyız okur dostlarım. Sıfır.

    Sizin gibi düşünmeyenler, eğer ellerinde silah yoksa, asla düşman değildir. Anlamaya çalışın söylediklerini. İnanın daha zengin olacaksınız. Paranız artmayacak ama :))))