Kitaplar öyle sıradan kütüphane malzemesi de değildi. Evet, yanılmıyordu; bunlar Kur'anlar, Ahd-i Atik ve Ahd-i Cedidler, sufi ve keşişlere ait kutsal kitaplardı. Sayfalarında Allah'ın sözlerinin anlatıldığı kitaplar...Yaptıkları şey Tanrı'ya isyanın ta kendisiydi. Kendisi de bir dine inanmıyordu ama bunlar katıksız şirk içindeydiler.
Ordumuz Vatanı pek büyük felâketlerden kurtardı ise bunu yapan Türk Ordusu değil, Türk Milletidir. Ordu ancak bir milletin timsal-i müşahhasıdır. Bir millet kavi olursa, ordusu da o kadar kuvvetli olur. Bu büyük zaferi Türk Ordusu kadar Türk Milleti de yapmıştır. Bu günü burada tesis etmekle yeni nesillere gayet mühim bir ihtarda bulunuyoruz. İhtar bütün milletin kalbinden coşup gelen bir feryattır. Bir zamanlar Türk Milleti ihânete kurban edilmekle millî varlığından ayrıldı ve düşman ayakları altında ezildi. Fakat azim ve iman sayesinde bugün millî varlığımız teessüs etti. Bundan sonra Ahd-ü peyman vermeliyiz. Bir daha o kara günleri görmeyeceğiz. Eskiden içimizde ihânetler oldu, bunlar olmayacaktır, demeliyiz. Vatanın her köşesinde olduğu gibi İstanbul halkının ve yeni neslin bağıracağı tek bir söz vardır:
"TÜRK HÜR YAŞAR VE ÖLÜRKEN DE HÜR ÖLÜR"
Ne kadar abesti aşkın yüzü.
Dahası, ne kadar çok yüzü vardı. Aşkın bir yüzü, iki yüzü. Aşkın yüzsüzlüğü.
Vefa, ihanet, ahd. Hepsi birbirine karışıyordu.
Giysinin avret uzuvlarını belirtmeyecek şekilde bol olması vaciptir. Ecdadımızın giydiği cübbe-şalvar tüm bunları sağlarken ayrıca eslafımıza olan borcumuzu da ifa etmektedir. Onların yoluna ahd-u vefa etmiş oluruz.
'Ahd ü vefâ vü mihrine aldanma dilberün
Olmaz binâ-yı dehr gibi hergiz üstüvâr
Cây-ı enîn ü mihnet ü derd ü elem durur
Ey ehl-i 'ibret eyleme dünyâya i'tibâr