• Adı Soyadı: Fatma Öcal / Kaya – Osman (Keçili) ile Muteber’den olma. D.1925 - Ö.2018
    Çevresiyle kıyaslandığında Osman (Güllü) oldukça varlıklı birisidir.
    Gökgöz Köyünün Samanlı mevkiinde evi vardır fakat bu ev onun sadece kışlık yurdudur. O, sayısını bilmediği kadar çok olan sığır ve keçilerini otlatmak için, Henis Dağı’nın neresi daha yayılımlı ise oradan oraya göçer durur.
    Dillere destan atı ile cuma namazı için sabah Sis’e (Kozan) gider, karanlık basmadan geri döner. Bir kez Hac’ca gitmiş, fakat bir Hac parası da gömüde kalmıştır. Evine uğramadan geçeni “Osman’ın sofrasına oturmadan geçmek var mı?” diye geri çevirip, aş ekmek verecek kadar da izzet ikramı seven, dürüst, paralı, hatırlı, hayır ve hasenatı bilen birisidir…
    Eşi Bıçkı Hatice’den bir kızı olur, adını Hüsne koyar fakat bu kız “seme” birisidir. İlk evliliğinden başka da çocuğu olmaz.
    Erkek evladı olsun diye Keçili Kızı ile yaptığı ikinci evliği ise, kadın hamileyken, bazı dedikodular yüzünden, ayrılıkla sonuçlanır.
    Güllü Osman’dan ayrıldıktan sonra Keçili Kızı’nın bir oğlan çocuğu olur ve çok sevdiği halde ayrılmak zorunda kaldığı kocasının adına istinaden çocuğun ismini “Osman” koyarsa da Güllü Osman bu çocuğu sahiplenmez.
    Çok geçmeden ayrıldığı kocası ölünce de, Keçilikızı kendi köyünden biriyle evlenir. Eski kocası Güllü’nün sahiplenmediği küçük Osman ise, gâh anasının, gâh Güllü’nün yeğeni Zombak Osman’ın yanında büyür gider. Osman artık anasının köyü ve lakabından ötürü “Keçili” lakabıyla anılacaktır.
    Saçlı Mehmet askerlik dönüşü Höketçe’de (Saimbeyli) Muteber adında bir Çerkez kızıyla anlaşır ve onu Musafakı’ya gelin getirir. Höketçeli Çerkez kızı Muteber’in kocası ölünce, onunla Keçili Osman evlenir.
    Şimdi hikâyesine başlayacağımız “Fatma Öcal” işte bu Keçili Osman ile Muteber ’in kızıdır.
    Fatma doğduktan sonra, vereme bağlı nefes darlığından dolayı zaten hasta olan Keçili Osman Keçili’deki anasının yanında veya oradan dönerken yolda ölür. Kızı ise henüz nüfusa kayıtlı değildir ve bu sebeple Zombak Osman Fatma’yı kendi üzerine kaydettirir.
    Daha sonra bu ölüm hadisesini Ahraz Mustafa: “Karlı bir kış günü “Osman öldü” diye haber gelince, kazmamı elime aldım, yola çıktım ve rahmetli emmimin oğlu Osman’ı Salmanlı’daki Gökgözlü Mezarlığına tek başıma gömdüm” diye anlatacaktır.
    Ölen Keçili Osman’ın eşi Muteber ile kızı Fatma’yı, Güllü Osman’ın torunu, Zombak Osman’ın ise kızı olan Fatma Bibi sahiplenir. Zira Fatma Bibi Keçili Osman’a “kardeşim” onun kızı Fatma’ya da “kızım” demektedir zaten.
    Küçük Fatma’nın Çürükdere’de yanına sığındığı Fatma Bibi tavuk karanlığı hastalığından dolayı gündüz çok az görmekte, gece ise hiç görmemektedir. “İbiş” adında bir oğlu vardır ama üç yaşında babası öldüğünden o da küçük Fatma gibi yetimdir.
    Küçük Fatma bibisinin yanında mutlu olsa da onlar herkesten biraz daha yoksul, biraz daha aç ve açıktırlar. Öyle ki, dağdan pelit, purç, ot toplar, kurutur, bir parça da buğday bulabilirlerse birbirine karıştırır, öğütür ve yerler fakat çoğu zaman bunları da bulamaz, aç yatarlar.
    Çocuklar açlığa dayanamaz olunca, uyuyana kadar onları avutmak için Fatma Bibi akşam ocaklığa bir kazan koyar ve içine de birkaç parça taş atıp karıştırmaya başlar.
    Çocuklar Fatma Bibinin gözü görmediği için ve üzülmesin diye, bu durumu o kadar kabullenmişler, her şeyin o kadar farkındadırlar ki, çoğu zaman, kazanın içine atılacak taşları gündüz onlar toplar, ocaklığın başına koyarlar.
    İbiş’le Küçük Fatma, ne kadar yoksul, kimsesiz olsalar da birçok kardeşe nasip olmayacak kadar dayanışma, sevgiyle ve acısı, tatlısıyla hayatı paylaşarak büyürler.
    Fakat İbiş’ten altı yaş büyük olmasına rağmen, küçük Fatma’nın bibisine aşırı naz yaptığı, ablalık yapması gerekirken bazen Bibisiyle İbiş’i üzdüğü olurdu.
    İbiş ise bir abi gibi Fatma’yı hep himaye eder, korktuğunda, “korkma ben buradayım” der, sarp yerlerde elinden tutar, onun haksızlıklarını, haşarılıklarını anasına hiç şikâyet etmezdi.
    Yaz geceleri Çürükdere’de dam başında yatarken, uçsuz bucaksız o mavi gökyüzü onların oyun alanıydı. Her gece ay ile yıldızları paylaşır, uyuyana kadar gökyüzünde gezer eğlenirler, sonraki akşam yıldızlar ile ayı değiş tokuş ederek, oyunlarına kaldıkları yerden devam ederlerdi.
    O gece Fatma yıldızları İbiş’e teslim etmiş ama İbiş’in ayı ortalıkta gözükmüyordu. Bibisi, “ay birazdan doğar, İbiş ayı sana verir” dese de Fatma söz dinlemiyor, uyuyana kadar ağlıyordu…
    İbiş’in anası arada bir Samanlı’ya, Babasıgil’e ekmek yapmaya gider, dönüşte de kuşağına tutturduğu fistanın arasından çıkardığı bazlama sokumunu (dürüm) Murtluesik’te kendini karşılayan Fatma ile İbiş’e tam ortasından bölüştürürdü.
    Fakat Fatma payına düşenden biraz daha fazlasını koparabilmek için her defasında ağlayarak bibisine: “Yine İbiş’e fazla verdin, tabi o senin oğlun, ben ise, anasız babasız, kimsesiz bir çocuğum” der ve İbiş’in payından da bir lokma alırdı.
    Ve biraz daha büyüdüklerinde İbiş ona; “Fatma, evlendiğinde ayrı kalırız diye sakın üzülme, sen kadın olduğun için benim yanıma belki gelemezsin ama ben nerede olsan seni bulur, ziyaretine gelirim.” derdi.
    Öyle de yaptılar ve ölüm onları ayırıncaya kadar mutlulukta, acıda, kederde birbirlerinden hiç kopmadılar.
    Fatma, daha kendisi küçük bir çocukken, Halil Kaha’nın kardeşi Güllü Hacı (Mehmet Arif Ertürk) ile evlenmiş, ondan “İsmail” adında bir de çocuğu olmuştu ki, gencecik yaşta kocası öldü.
    Bu arada Akdam’dan Mulla Mehmet’in (Mulla-Molla. Medrese talebesi) ikinci eşi Gülizar’ın Emine’de ölmüştü ve Halil Kaha ile Mulla Mehmet’in arasından su sızmıyordu. Gökgöz’de bir sabah kalktıklarında silahlı 17 atlı adam onu Mulla Mehmet’e götürmeye gelmişler, köyün erkekleri korkudan serpenelerin altına pısmışlar, atlılar damların başından aşağı ihtiyaç giderirken, serpene altındakileri de ıslatıyorlardı.
    O, “ölürüm de gitmem” anası “kızımı vermem” dedikçe, üvey babası Halil Kaha ise, “şimdi kan çıkacak, çabuk ata bindirin onu” diyordu.
    Fatma’nın gönlü Tıñ Veli’deydi ama Halil Kâha onun sözünü çoktan Mulla Mehmet’e vermişti.
    Sonunda Köse Ahmet ona: “Bana bak Maya Çinçiğim şu gökteki ayın, güneşin doğmasını nasıl engelleyemezsek, senin de Mulla’ya gitmene engel olacak güç yok bizde” dedi. Fatma’la, çocuğu ve Muteber’in ağıtları arasında onu atlardan birine bindirdiler.
    Pekmezcigediği’nde onları bekleyen Mulla Mehmet: “Gâvur içine gider gibi ne ağlıyorsun? Kes sesini, yoksa senin canına okurum” diyor ve atlılara eşlik ediyordu.
    Mulla Mehmet, Ağa oğlu Ağa, ormancı ve Urum (Kayseri) Bağdat, Şam, Mısır’da Medrese tahsili görmüş, onun okuduğu ezanı tilkiler ve cümle yaban hayvanları bile huşu ile dinliyordu fakat o askerlikten kaçmış, eşkıyalık ta yapmıştı.
    Başında bulunduğu çetesiyle Gökdere karakol komutanı Hayrettin Cengiz’i İkiyokuş’ta pusuya düşürerek, ilk eşi Rahime’yi ise Sakçadelik’e diri diri atarak öldürmüş, Fatma’dan 33 yaş büyük, yedi çocuklu, etrafına korku salan biriydi. Lakin bunların ne önemi vardı! Ona fikrini soran yoktu ki…
    Fatma o kadar güzel, o kadar taze ve toydu ki, yakınları ona “Mayaçinçiği” (İncir Kuşu) diyorlardı ama kadir kıymet bilen olmayınca güzelliğin ne değeri vardı? Yeni eşinin kendisinden beş on yaş büyük kızları ona her türlü saygısızlığı yapmaktan geri durmuyor, yatağına çiş etmeye kadar edepsizliğin envai çeşidini sergiliyorlardı. Üstelik memedeki bebeğine de dirlik vermediklerinden, bağrına taş basıp, çocuğunu anası Muteber’e göndermek zorunda kalıyordu.
    1965 yılında kocası Mulla Mehmet öldüğünde O, henüz hayatın baharında ve kırk yaşlarındaydı.
    Fatma Bibisi, çocukluk arkadaşı İbiş, Ahraz Mustafa başsağlığına geliyor, ona “Fadımam sen yanımızda yetim büyüdün, şimdi de genç yaşında çocuklarınla birlikte yine yetim mi kaldın! Şu Osman, şu İbrahim, şu da benden…” diyerek kuşaklarının içinden çıkardıkları beş on kuruşu onun minderinin altına kıstırıyorlardı.
    Hani “gök ile yer arasında olan hiçbir şey gizli kalmaz, bir gün açığa çıkar” derler ya, öyle de oluyor ve ölmeden önce bir gece Mulla Mehmet ona “Hanım. Çocuklardan uyanık olan var mı bir bak? Sana bir sır vereceğim.” Diyerek başlar anlatmaya:
    “Mulla Mehmet dağlardadır. İki kocadan ayrılmış, iki çocuklu, Katır Cennet ve Berber Kızı ile birlikte, ünü pekte iyi olmayan Gülizar’ın Emine’nin onda gözü vardır. ‘Kız eşkıya ile evlenilir mi?’ Diyenlere de, ‘Mulla Mehmet gibi erim, cehennemde yerim olsun’ diyecek kadar da gözü karadır Emine’nin.
    Fakat Mulla Mehmet’in: “Urum, Bağdat, Şam, Mısır’ı gezdim, gördüm fakat onun gibi güzel ve edepli kadın görmedim” dediği, “Rahime” adında bir eşi vardır. Üstelik Mulla Mehmet’in babası Durmuş Kâha oğluna “Emine’den uzak durmazsan, seni evlatlıktan reddederim” demektedir.
    Ona göz koyan Gülizar’ın Emine’nin parmağı var mı bilinmez ama onun kayını ile Rahime’nin dedikodusu dağa kadar ulaşır. Bir gece eşini vurmak için Mulla Mehmet dağdan Kocaköy’e iner fakat eşi evde yoktur. “Şurada mı burada mı” diyerek is sürerken, onu sohbete gittiği Berberkızı’nın ocaklığının başında otururken bulur. Ocaklığın duvarındaki bir delikten mavzerin namlusunu sürüp eşine nişan alırsa da, küçük kızı İnayet ansının kucağında olduğundan, bir türlü ateş edemeden döner dağa.
    Kocası dağdan “çocukları Durdu’ya bırak, sen yanıma gel” diye haber salınca Rahime kocasının yanına gitme sevinciyle, bütün çamaşırları, evi barkı, yur yıkar, ama eve kendisini almaya kocası değil de eşkıya arkadaşları Dalgacı Durmuş ile Pala Halil gelince, içine bir korku düşer. Onlara olanca gücüyle direnir, feryat figan eder, kızlarına; “çabuk Durdu bibinize yetişin, kurtarsın beni yavrularım” derse de eşkıyalar onu alır götürürler.
    Çocukların haber vermesiyle Durdu eve geldiğinde, Rahime’nin kolundan çıkarıp bir kenara attığı gümüş bilezikleri ve darp izlerini bulur ama kendisinden ne ses ne seda vardır.
    Evin yaklaşık 600 metre kuzeyindeki Sakçadelik (delik adını, orada tüneyen ‘Sakça Karga’lardan almıştır) çevresinde beklemektedir Mulla Mehmet. İki gözü iki çeşme eşi getirilince, gün boyu süren sorgu sualden sonra, gece onu deliğe atarsa da, Rahime düştüğü bu karanlık, korkunç ve dipsiz deliğin bir yerlerinde durukmuş ve ölmemiştir. Aşağıdan ağlamaları, sızılmamaları, iniltileri duyulmaktadır. Rahime’ye ulaşır mı, ulaşsa da bunlar onun boğazından geçer mi? bilinmez fakat Molla ses gelmez olana kadar deliğe yiyecek, içecek atar. Adam indirip onu oradan kurtarma teklifinde bulunur. Rahime ise: “Beni buradan kurtarsan, paramparça olan kemiklerim, yaralarımın tümü de iyileşse, yüreğimde açılan yara artık beni yaşatmaz” cevabıyla onun teklifi geri çevirir ve bu onların son görüşmesi olur.”
    Yıllar sonra ip açarak Sakçadelik’e inen Akdam’dan Hoçgudur Osman ile Fakıların Duranali ise, bu lanetli ve uğursuz deliğe çokça taş, toprak atıldığından, Rahime’den bir emare göremeden delikten çıkarlar.
    Mulla Mehmet bir kış gecesi bunları eşine anlatırken, uyurmuş gibi yapan çocuklarından biri, onları dinlemiş, bu hikâyeyi yazana da bütün duyduklarını anlatmış ve ‘gizli kalır’ sanılan bir şey daha açığa çıkmıştı.
    Oysa Mulla Mehmet, “Rahime’yi ben değil, korkutmaları için emanet ettiğim arkadaşlarım, istemeden deliğe düşürmüşler” demiş, herkes te öyle bilmişti.
    Rahime’nin kızı Zeliha büyüyünce: “Anamın başındaki o gümüş dizili fesini, Dalgacı Durmuş’un eşi Emiş’in başında her görüşümde, anamın kokusunu almak için, fesi onun başından alıp koklayasım gelir.” diyecektir.
    Kim bilir? Belki de, Sakçadelik’teki o insafsız yardımlaşmanın karşılığında, Rahime’nin fesi Dalgacı’ya, ondan da eşine geçmiş, Henis’teki Mulla Mehmet’in tarlasının bir bölümü de Fatma’yı almaya gelen o, şımarık ve azgın atlılara verdiği destekten ötürü Halil Kâha’ya hediye edilmişti.
    Mulla Mehmet: Köyünün ileri gelenlerinden, itibarlı ve nispeten varlıklı birisiydi. Fakat eşi Fatma’da itibar da saygınlıkta, eşinin gölgesinde kalacak biri değildi. Öyle ki, onun asalet, edep ve terbiyesini daha onunla konuşmadan hissedersiniz. Evlerine gelen gidenleri eksik olmaz, aç gelen tok ayrılır, misafirin heybesi boş gönderilmezdi. Evlerinde çifte çubuğa, mala malele bakacak kimselerle birlikte, misafire hizmet edecek kimseler de bulunurdu.
    O hiç dinmeyen gözyaşları, onun derdinin, tasasının bir kısmını alıp götürmüş olmalı ki, kendisini ölüme götüren son hastalığı hariç, sağlıklı ve hep hayırla yâd edilecek bir ömür sürdü.
    Bizim hiç gerçek bibimiz olmadığı için, bir bibi yeğenlerini nasıl sever, nasıl sahiplenir, kol kanat gerer bilmesek te O bizim “Bibi” dediğimiz ve gerçek bir “bibi” gibi hissettiğimiz birisiydi. Kendisi bizi her gördüğünde, sanki öz kardeşinin çocuklarıymışız gibi, “Bibimoğlunun oğlu” diyerek kucaklar, öper, koklar, başımızı, sırtımızı sıvazlar, “yavrum sende bibimin, ibiş’in kokusu var der ve bir çocuk gibi siline siline ağlar, birkaç kelime etikten sonra tekrar ağlar, ağlar ağlardı…
    “Öyle çok ağlıyorsun ki, seninle de konuşulmuyor Bibi” Deyince de bir cevap vermez, tekrar ağıda başlardı. Onun geçmişini biraz daha detaylı öğrenince şimdi anlıyorum ki, o öyle çok ağlamakta, ne kadar da haklıymış meğer.
    Fatma Öcal’ın ilk eşi “Güllü Hacı” diye anılmakla birlikte nüfusta “Mulla Ömer ile Refiye’den olma, 1913 doğumlu, Mehmet Arif Ertürk” adıyla kayıtlı olup, kendisi üvey anası Hürü’den olma: Halil Kâha, Topal İsmail, Fatma, Ayşe, Emine adlı kardeşlerin en küçüğüdür.
    İkinci eşi Mehmet Öcal: Kayıtlarda D-1897 Ö-1965 görünmekle birlikte, O, kendi ifadesine göre 1892 doğumludur. Durmuş Kâha ile Zeliha’dan olma ve üvey anası Ayşe’den: Zeynep, Fatma, Nafia, Rahma adlı kardeşlerin en büyüğüdür.
    Mulla Mehmet’in ilk eşi Rahime’den: Zeliha, İnayet, ikinci eşi Gülizar’ın Emine’den: Nazmiye, Elif, Durmuş, Lütfullah, Latife. Fatma’dan ise: Emine, Zeycan (Zican) Hacı (Abdurrahman) Muteber, Atika, Bilal, Gülizar, Raziye olmak üzere 15 çocukları oldu.
    Akdam Köyü, Gocaköy ve Malaş mevkilerinde evleri vardı. Geçim kaynakları, ormancı maaşı, kendi ekip biçtikleri ile koyun, keçi ve sığırlardandı. 5 Kasım 2018
    Kabri Akdam, Çatalkabaağaç Mezarlığı’ndadır.
  • "Her şeyi tastamam bu sokakların.
    Bir tek sen yoksun, bir tek sensin noksan...
    Ahmet Kaya da öldü.
    Şimdi kim diyecek benimle 'Yaşarken bile hasretim sana, bir de sen gitme.' diye."
  • Beyaz bir altın pamuk, Adana'mdan hediye
    Tüm dünya aşıktır, bilirsin; Van'daki kediye
    Gökteki Ay; tıpkı bizim Kütahya'da porselen
    Güneş doğarken İstanbul'dan bir başka yükselir

    Artvin'de bal kadar tatlı, Afyon'da kaymak
    Ne müthiş; Antalya'da deniz keyfi, Uludağ'da kaymak
    Ya da Erzurum'da; Palandöken, Kilis'te yorgan diker halkım
    Zonguldak'ta kömür yüz karartır

    Pek sevilir bur'da, Kastamonu kır pidesi
    Ve ya bir simit kap otur seyret, Üsküdar'da Kız Kulesi
    Mersin'de Kız Kalesi, Rize'den çaylar
    Geçtiysem illa içmişimdir Susurluk'tan ayran

    Ve bayrak dalgalanır gülümser Çanakkale
    Mardin'de taş evler, her derde devadır Pamukkale'm
    Sivas'ta kangal korur köyü, Edirne'de pehlivan
    Yolun düşerse bir gün tadıp Erzincan'dan peynir al

    Denizli'den öten horoz, sekiz ilden duyulur
    Bu bizim soframız, buyurun hepimizi doyurur
    Huyumuz suyumuz bir, kazılan kuyumuz girme
    Kıbrıs'ta bizimle elbet Lefkoşa ve Girne

    Hep aynı yerde düştük yere, hep aynı yerde ezildik
    Ne Azeri, ne Türkmen ayrı, ne Lazı, ne Kürdü
    Sen parçala ve kirlet, ülkem kültürlere birlik
    Amaç hep bir ağızdan "Burası yurdum!" diyebilmek

    Aşık Seyrani, Mimar Sinan, Erciyes, Kayseri
    Gaziantep türküleri, bahçalarda mor meni
    Gel Paris'ten, Şanlıurfa'm topraktan evler
    Ocakta mırra pişerken ozanlar manî söyler

    Sırtımda Nemrut, bir kolum cendere adım; Yaman
    Kekik kokar Balıkesir, Iğdır'dan söker şafak
    Akkuş, Aybastı, Çatalpınar, Fatsa, Ordu
    Tüm sokaklarım tozlu ben Diyarbakır'da doğdum

    Eğer Karadeniz'den geçerseniz, Trabzon'da durun
    Dinle İskoçya'nın gaydasını kıskandırır tulum
    Konya'dan seslenir Mevlana Celaleddin Rumi
    Bugün kimse yüz dönmüyor bize Nasreddin gibi

    Elazığ'da Gakkoş'um, Aydın'da Efe
    Bende dokuz dağın gücü, mermi göğsümden teper
    Bir tek Pir Sultan Abdal konuşturur bağlamayı
    Bana bir metris, bir Malatya hatırlatır Ahmet Kaya'yı

    Bayburt, Bolu, Ankara, Amasya ses ver
    Samsun'da tütün sarıp, Karaman'da koyun gütsem
    Tekirdağ'da rakı içsem, Gümüşhane'de kuş burnu
    Hiç görmesem de, Muş'u anlattılar, hoş buldum

    Ardahan, Hakkari, Siirt; el kaldırın gardaş
    En iyi dostum Hataylı, en kahraman Maraş
    Ne için kavga, ne için savaş? Bu senin yurdun!
    Sakarya, Osmaniye, Dersim ve Burdur
    Tokat'ın boynuna gerdanlık Yeşilırmak

    Hâlâ Kars'ın bağrında, doksan bin şehit
    Cudi, Silopi, Şırnak, Serhat Seyit
    Tam 923 ilçe 81 şehir; İzmir'de iç, kordonda sız
    Ayrı keyif tabii, yiğit Ağrı'nın başında erir mi kar?

    Sıkı giyin, tam on yıl üstüme geldiler gıpta edip
    Adım Kırklareli, hiç sıkmadım düşman eli
    Bitlis'te beş minare, Kocaeli'm gönlüm gibi
    Kimi bindallı giyer Niğde'de, yazma örer kimi

    Kazma kürek, toprak döver çiftçi; izler paraya boğulan
    Keşke şimdi görüp yazsa Karacaoğlan
    Bu da azsa Muğla, Sinop, Yozgat, Uşak
    Dur; silah yerine sanat, saz ve sözle kuşan vur

    Yeni nesil, yeni kuşak, yeni alet, yeni suça, gel dedikçe geri koşar kul
    Zoru başar, tut, bütün bu güzellikler senin
    Bir gün birlikteysek eğer o gün el üstünde eliz
    Nevşehir'de bir arif tanıdım, tek maaşı ilim
    Edep, haya; adı Hacı Bektaş-i Veli

    Düzce, Karabük, Bartın, Yalova, Batman
    Öyle Isparta'nın gülündeki dikenler her ele batmaz
    Yeşil ve mavi kucaklaşır Giresun'da tüm gün
    Doğanın en masalsı yüzü Kapadokya, Ürgüp

    Henüz askerdim; bir sabah soludum Spil'i
    Tüfek çatıp; süngü taktım, yere koyarken canımı
    Düşüp koşarken tanıdım seni, toprağında kanım
    Sen ki ben giderken arkamdan bakıp ağlayan kadın

    Bingöl ya da Çapakçur'da bir kahvede sabahçıyım
    Aksaray, Mamasun'da olta tutan balıkçı
    Çorum'da dolmacıyım, Kırşehir'de bakırcı
    Ne faşistim, ne gerici, ne bölücü, ne ayrımcı

    Bilecik, Çankırı, Eskişehir, Kırıkkale
    Koyun koyuna yattık, hem de yetmiş milyon kere
    Çözüm mü kin ve hır? Bakın bizim bu kar ve kır
    Yarınlar hür ve bir darılma, küsme, gül, sarıl

    Gitme, dur, kal, akmasın kan, kalkmasın el, ölmesin er
    Anam görmesin dert, bırakma bölmesinler
    Ben neysem öylesin sen, çünkü; bir yemin ve tövbemiz
    Her nerede olursan ol bir; gönül ve gövdemiz

    Hayki - B1R
  • Bir de Sen Gitme (Ahmet Kaya)

    Akşamlar böyle biter
    Hep böyle dertli biter
    Evli evine gider
    Kuşlar yuvaya döner

    Bir de sen gitme
    Bir de sen gitme içimden
    Yaralıyım ben

    Giden bu yolculardan
    En çok ben şanssızım
    Ne kadar çok yaşadıysam
    O kadar çok yalnızım

    Biraz da sen ağla
    Ölürken bile hasretim sana
    Bir tek sen anla...
  • Akşamlar hep böyle biter,
    Hep böyle dertli biter,
    Evli evine gider,
    Kuşlar yuvaya döner..

    Bir de sen gitme,
    Bir de sen gitme içimden,
    Yaralıyım ben..!!!
    #ahmet kaya#