“Çok üzücü. Bazen bir insan kötü bir şey yapar, ama bu onun kötü biri olduğunu göstermez. Bazen...” deyip duraklamış, bir tutam saçını parmaklarıyla bükmüş, sonra doğruca kameraya bakmıştı, “bazen bir insanın en çok ihtiyaç duyduğu şey affedilmektir.”
Karanlıkta geri dönerken telefonumu çıkarıp Millie'ye kısa bir mesaj yazdım:
Hediyeni aldım. Biraz yorgun ve bakımsız ama sanırım benim olacak.
Millie'nin cevabı yıldırım hızındaydı:
Efsane haber. Sevgilinin tadını çıkar ama ruh eşinin kim olduğunu unutma :)
Asla :)
Neşeyle güldü. "Seni bu yüzden çok seviyorum." "Sana saygı duymadığım için mi?" "Beni çıldırttığın için," diyerek dudaklarımı dudaklarına değdirdim. "Çünkü seni çıldırtması çok kolay."
Luca gözlerimin içine bakabilmek için geri çekildi. "Yapamadım, Sophie. Yapamadım, benim için burada seninle başka bir hayat olduğunu bilirken. Millie'nin senin için ne yaptığını, karanlığın içinde nasıl yüzüp seni nasıl çıkaracağını gördüm. Sen de gittin çünkü onu seviyordun ve kendine düzgün bir hayat borcun vardı. Gerçek şu ki ben seni, daha önce hiç kimseyi sevmediğim kadar çok seviyorum. Sen benim hayatımdaki son iyi şeysin. Gerçekten istediğim bir geleceğe dair bütün umut ve neşesin ve o gün gidişini izlediğimde, kalbim ikiye bölünmüş gibi oldu. Olduğum yerde çakılıp kalmış, cehennemin eşiğinde dengede durmaya çalışıyordum, sonra sen hayatıma daldın ve ilk kez o duvarların ötesinde bir hayatın ihtimalini gördüm; seninle bir hayatın, yaşamaya değer bir hayatın." Ani bir nefes alarak burunlarımız birbirine değene kadar yaklaştı. "Bunu bir kez anladığımda da peşini bırakamadım. Senin için her yere giderim, Sophie. Bana baktığında gördüğün kişi olmak istiyorum." Kalbimde bunun doğru olduğunu bilerek, "Osun zaten," dedim.