"Bu insanların içinde yaşadıkları huzur ve güven orta mını görünce cinsiyetlerin bu yakın benzerliğinin beklene bilir olduğunu hissettim; çünkü erkeğin iktidarı ve kadının yumuşaklığı, aile kurumu ve mesleklerin ayrımı, bir fizik sel güç çağının saldırgan gereklilikleridir yalnızca. Nüfu sun dengeli ve bereketli olduğu yerde çok çocuk doğurmak devlete lütuftan çok bela olur; şiddetin pek nadir uğradığı ve evlatların güvende olduğu yerde verimli bir aile kurma gerekliliği daha azdır -aslında hiç yoktur- ve cinslerin, ço cuklarının ihtiyaÇlanna bağlı olarak ihtisas kazanmalarına gerek kalmaz."
Hep böyle oluyordu, demişti Eme o sefer, beş yıl önce. Biz çocuklar birden o kadar da önemli olmadığımızı anlıyorduk. Çünkü bizim ne bilebileceğimiz ne de anlayabileceğimiz çok derin ve ciddi konular vardı.
O zaman roman anne babaların romanı, diye düşündüm, şimdi de öyle düşünüyorum. Buna inanarak, romanın anne babaların olduğuna inanarak büyüdük. Onlara lanet okuyarak ama aynı zamanda o alacakaranlığa sığınıp teselli bularak. Büyükler öldürürken ya da ölürken biz bir köşede resim yapıyorduk. Ülke paramparça olurken biz konuşmayı, yürümeyi, peçeteleri katlayarak kayık ve uçak yapmayı öğreniyorduk. Roman örülürken biz yok olmak için saklambaç oynuyorduk.
..kavgaları yaşlıların gözünde doğaldı. Çünkü zamanında onlarda kavga etmişlerdi, ana babaları da onları dövmüştü. Burada yaşam her zaman böyleydi, yıllar bulanık bir sel gibi ağır ağır bir yerlere doğru akıp gidiyordu, geçmişin aynı düşünce, davranış alışkanlıklarının bütünüyle, sımsıkı bağlıydı. Kimse de bu yaşam biçimini değiştirmeyi denemek istemiyordu.
Yedi yaşında bir çocukla geçirdiğim bir akşamı anımsıyorum. Gormitiler ve Yenilmezler oyunundan söz ederken söz nasıl olduysa iyi ve kötü kavramlarına ve onların hayatlarımızda sahip oldukları anlamlara geldi. Ona, iyiyi seçmenin, hayatı seçmek; insanların yanılarak da olsa, birbirini sevmeyi öğrendiği bir dünya inşa etmek olduğunu söyledim; öte yandan kötüyü seçmenin ölümü, ilişkileri yapaylaştırarak günlerimizin içine sızan yalanı seçmek olduğunu, onun sevgiyi bir maskenin yüzündeki sırıtışa dönüştürdüğünü anlattım. "Ben iyi olmak istiyorum. Ne yapmalıyım?" diye sordu bir noktada bana. O zaman divana oturduk ve onun o çocuk hayatında iyiye ve kötüye sürükleyen ne varsa, onlar üzerine kafa patlattık. "Senin içinde bir ses var," dedim. "Bu ses sana doğru ve yanlış olanı söylüyor. Sen sadece onu dinlemeyi öğrenmelisin." İşte o noktada aslında hiperaktif olan çocuk divana uzandı, gözlerini yumdu ve mutlu bir gülümsemeyle şöyle dedi: "Bu benim için harika bir an," ve uyuyakaldı. Evet, iyi ve kötünün kendi içimizde bulunduğunu; vicdanının içimizdeki sesinin daimi olduğunu ve sesin bizi seçim yapmaya ittiğini anlamak çocuklar için gerçekten harika bir andır.