Masumiyet Müzesi hakkında herkes konuştu.Benim neyim eksik bende konuşacağım.. Yaklaşık 2 sene kadar olmuştur okuyalı. Dizi hakkında söyleyeceğim şey şu ki: kitabı okuduysanız olay dediğimiz her şey aslında bir döngü ve bu döngü neredeyse tamamıyla Kemal’in kafasında dönüyor, bunu görmüşsünüzdür. Eserde Füsun’un hislerinde, fikirlerinde bile Kemal’in kendisini görüyoruz. Çıplak bir şekilde Füsun’u analiz etmek güç. Diziyi, Füsun’u tamamen görebildiğimiz için beğendim. Kitapta Kemal’in sesi çok baskındı ve bizim olay diye değerlendirdiğimiz her karmaşa dizide daha net ve basitti. Aslında her şey ortadaydı diyelim biz ona. Kitabı okurken kafamda canlandırdığım Füsun ile Dizideki Füsun uyuştu ama Kemal’ler oldukça
farklıydı :)
Gençler Kemal’i sapık, Füsun’u mağdur ilan etti.
Daha olgunlarımız -ben de dahil- “70’lerde aşk böyleydi” diyerek romantize etti.
Tartışma ahlak üzerinden yürüdü, taraflar seçildi.
Ama kimse şu yapısal detaya pek bakmadı:
Füsun’un orgazm olduğu esnada ilk kez gözlerini kapadığında “ayçiçekleriyle kaplı bir tarladaydım” demesi…
Ve romanın sonunda gerçekten ayçiçekleri arasında ölmesi.
Fransızların “la petite mort” dediği bir kavram var: küçük ölüm.
Orgazm anında benliğin bir anlığına çözülmesi, dünyanın silinip geri gelmesi.
Pamuk bu küçük ölümü romanın başına yerleştiriyor.
Büyük ölümü ise sonuna.
İlk sahnede ayçiçeği tarlası bir iç manzara. Hazla açılan bir bilinç görüntüsü.
Finalde aynı manzara dış dünyaya dönüşüyor. Artık hayal değil, kader.
Yani mesele sadece Kemal’in takıntısı ya da Füsun’un trajedisi değil.
Mesele şu: Arzunun içinde her zaman bir kayıp tohumu var.
Haz dediğimiz şey bile minik bir yok oluş provası.