…”Evet, İngiliz himayesini baştan başlayarak hepiniz istemelisiniz. Bakın Hindistan’a, ne mesut. Allah bizi beyaz adamdan ayırmasın, diye hep dua ederler. Gerçi bu zor işi İngiltere kabul eder mi bilmem; fakat sizin için başka türden kurtuluş var mı? Bilhassa Çanakkale’de katlettiğiniz altmış bin İngiliz var. Samimi bir nedamet olursa belki İngiltere affedebilir.”
Salonda soğuk bir sükûn hâsıl oldu. Havada sanki sıfırdan aşağı bir bürudet vardı. Askerlerin yüzüne bakamıyordum.
Salime Hanım -kıpkırmızı- en nazik Fransızcasıyla “Ah mösyö, İngiltere’ye kendimizi muhakkak affettireceğiz,” diye başlamıştı.
“İngilizler aflarını talep edenlere versinler.”
…Söyleyen Ayşe’ydi. Yerinden kımıldamıyor, yüzünde hareket yok, yalnız gözleri siyah daireleri içinden namütenahi açılmış, nihayetsiz bir itimat-ı nefs ve kudretle ve salim bir Fransızcayla söylüyordu. Odadaki etrafına toplanan hareketi görmemiş gibi devam etti:
“İngilizler aflarını talep edenlere versinler mösyö, affı zalimler değil, mazlumlar verir. Çanakkale’de dövüşürken ne asi ne esirdik. Namuslu bir millet gibi dövüştük, öldük, öldürdük. Ne zamandan beri ve hangi milletle harp edilir de mağlup olduğu zaman ona katil denilir?”
“İngiliz kanıyla Türk kanı bir mi madam?”
“Mikroskop altında İngiliz kanını görmedim. Rengi bizimki kadar kırmızı mı yoksa mavi mi, bilmiyorum. Fakat Türk kanı ateş gibi sıcak ve kırmızıdır.”
“Peki madam, Türk kanını tahkir etmiyorum. Yalnız kendinizi İngilizlere affettirmeye muhtaçsınız, demek istiyorum.”
“Siz bizden af talep ettiniz. Dün mütareke yaptınız, dün silahlarımızı bize bıraktırdınız. Bugün memleketimize hırsızları, katilleri gönderiyorsunuz ve katilleri, hırsızları, tarihî bir şerefi olan büyük donanmanız himaye etti. Yeşil İzmir’i kan ve alev içinde bıraktınız. Bakınız