Tesla anlatılan hikâyeyi ve vermek istediği mesajı çok iyi biliyordu. Hatta bu hikâyeyi ilk okuduğunda aklına daha önce hiç düşünmediği bir soru takılmıştı. Normalde içeriden gerçekleşen çatlamayı yapan civcivlerdi. Peki, bir civciv kabuğu ne zaman kıracağını nereden biliyordu? İlk aklına gelen, civcivin çok fazla büyüdüğü için yumurtanın içine sığmayarak kabuğunu kırması fikriydi ama konuyu araştırdığında oldukça ilginç bilgilere ulaşmıştı. Normalde civcivin büyümesi için gerekli besleyici ortam yumurtanın içerisinde vardı. İnsanların sabah kahvaltıda tavaya kırdığı ya da haşladığı kısmın var oluş nedeni aslında yumurtadan çıkana kadar civcivi beslemekti. Burada asıl gizem oksijendi. Civciv nefes alacak oksijeni nereden buluyordu?
Yumurta kabuğu üzerinde gözle görülmeyecek kadar küçük çpk sayıda delik vardı. Erken dönemde civcivin oksijeni kullanacak olan akciğerleri henüz gelişmediğinden embriyo oksijen ihtiyacını yumurtanın içine dağılmış olan damar ağı aracılığıyla sağlardı. Bu damarlar deliklere yakın bir şekilde ilerlediğinden bu bölgeler aracılığıyla oksijeni dışarıdan alabilirdi. Aslında civcivin etrafındaki bu damar ağı insan fetüsünü çevreleyen plasenta gibiydi. Civciv yeterince büyüdüğünde akciğerleri geliştiğinden artık daha fazla oksijene ihtiyaç duyardı. Yumurtanın içindeki oksijenin kendisine yetmediğini noktada gagasıyla minik delikleri genişletmeye çalışırdı. İşte civcivi dışarı çıkaran bu motivasyondu. Nefes alabilmek için çevresindeki kabuğu kırması gerekiyordu. Tesla bu bilgiyi okuduğunda canlılığın yaşama tutunma mücadelesi karşısında bir kez daha saygıyla eğilmişti.
''Eğer yumurta içeriden kırılırsa hayat başlar Tesla. Yok, eğer yumurta dışarıdan kırılırsa işte o zaman bir hayat son bulur. Yani içten başlamayan dönüşümler ölümcüldür.''
'' Senin de sorunun bu Tesla. Görünmez bir camı geçmeye çalışıyorsun. Olmuyorsa boşver gitsin. Unutma, bizi güçlü kılan zamanında bırakabilmek ya da vazgeçebilmektir. Asla geçmeyeceğimiz görünmez bir camın önünde ömrümüzü harcamak değil. O yüzden bırak gitsin Tesla. Bırak gitsin.''
Gerçi insanın güzel olana hep bir acımasızlığı vardı zaten.
Bir ormana dışarıdan bakıldığında birbirlerinden bağımsız, gelişigüzel dağılmış çeşitli ağaçlar görülse de aslında çok daha fazlası vardı. Hem toprak üstünde hem de toprak altında ağaçlar arasında muazzam bir iletişim söz konusuydu. Birbirleriyle sürekli haberleşiyor, birbirlerine yardım ediyor hatta bazen savaşıyolardı.
Yani orman denilen alan aslında devasa bir iletişim ağıydı ve ağaçlar arasında internet gibi bir iletişim bulunmaktaydı. Tesla bununla ilgili okuduğu makaleyi hala hatırlıyordu çünkü çevrebilimci Suzanne Simard'ın bu konuda ilginç tespitleri vardı. Ağaçların toprak altında yayılmış mantar ağı ile birbirlerine ihtiyaçlarını bildirip, iletişim kurduklarını göstermişti.
Ağaçların çoğu, yeraltında yaşayan mantarlarla simbiyotik ilişki içerisindeydi. Simbiyotik ilişkide, tüm taraflar bir şekilde bu ilişkiden fayda görüyordu. Mantarlar yeraltına gönderdiği miselyum ve liflerle topraktan fosfor, nitrojen gibi maddeleri ağaca taşıyor ağda bu maddeleri kendisi için kullanıyordu. Ağaçların fotosentez sonucu ürettiği birtakım ürünler de mantarlar açısından oldukça işe yarıyordu. Bu karşılıklı ilişki uzun zamandır biliniyor olsa da Suzanne Smard, ağaçların bu mantarlar aracılığıyla kurmuş olduğu muazzam iletişimi ortaya çıkarmıştı. Ağaçlar bu mantar ağı sayesinde kaynaklarını paylaşabiliyordu. Mesela ağdaki yaşlı ana ağaçlar bu sistem yoluyla küçük fidanlara bir miktar destek gönderip hayatta kalma şanslarını artırıyorlardı. Hasta ya da ölmek üzere olan ağaçlar yine aynı sistem aracılığıyla kaynaklarını daha sağlıklı komşularına aktarabiliyorlardı. Bu mantar ağı diğer bitkilerce de kullanılabiliniyordu. Yani bitki saldırıya uğradığında çeşitli kimyasal maddeler salgılayarak komşularına haber