Sükunet içinde öldü; cansız yüzünde bile sevgi ifadesi vardı. Bu onmaz musibet tarafından en kıymetlileriyle bağları koparılanların hislerini, ruhlarda kendini gösteren boşluğu, yüzlerde beliren üzüntüyü anlatmaya ne hacet. Her gün gördüğümüz, varlığını varlığımızın parçası bellediğimiz birinin ebediyen çekip gittiğine zihnin ikna olması çok zaman alıyor... Sevdiğimiz gözlerdeki parlaklığın söndüğüne, çok tanıdık, kulağımıza çok hoş gelen bir sesin susabildiğine, bir daha asla duyulamayacağına da... Bunlar ilk günlerin düşünceleri. Fakat geçen zaman bu musibetin geçekliğini kanıtlayınca, kederin asıl yıkıcılığı başlıyor. Lakin o hoyrat el, kimlerin arasındaki güzel bağı koparmadı ki? Hissettiğim, hissetmek zorunda olduğum bir acıyı niçin anlayatım? An gelip, keder bir gereklilikten ziyade özel bir zevk oluyor; dudaklarındaki gülümseme, kutsiyete saygısızlık kabul edilse de, oradan kovulmuyor. Annem ölmüştü, fakat yerine getirmemiz gereken görevler vardı hala. Geride kalanlarla yoluma devam etmeli, o yağmacının ele geçiremediği şeyler için kendimizi şanslı saymalıydık.
Bu kadar mutluyken , bu kadar sevilmişken, hepinizi terk etmek zor değil mi? Ama bu düşünceler bana yakışmaz; kendimi neşeyle ölüme teslim etmeye çalışacağım ve sizinle başka bir dünyada buluşma umudunu kabulleneceğim.
Kötülüğü bu çalışmaları sürdürmekle, mutluluğu onları hiçe saymakla ilişkilendirmem böyle oldu.
İyiliğin ruhu çok çabalamıştı, fakat çabası boşa gitti. Kader çok kuvvetliydi ve değişmez yasaları benim mutlak, korkunç yıkımımı hükme bağlatmıştı.
Bir dost bulmaya, bugüne dek payıma düşünlerden daha samimi bir zihinle yakın bir gönüldeşlik tesis etmeye duyduğum açlıktan bahsettim ve bu ihsana erişen kişinin, biraz olsun mutlu olabilmekle gururlanabileceği yönündeki düşüncemi belirttim.