Tolstoy'un ikinci şaheseri Anna Karenina, Savaş ve Barış'tan pek çok hususlarda ayrılıyor, fakat ilk olarak belli başlı özellik, şuurlu bir şekilde ahlâkî bir ders üzerinde durmuş olmasıdır: Kadın ve erkek arasındaki ilişki, birinin, diğerine sahip olma ihtirası üzerine kurulduğu, bencil hislerle hareket edildiği zaman yıkıcıdır; bencil olmayan bir aşk ile yürütüldüğü takdirde yücelticidir. Bu aşikâr tezin orijinal bir tarzda ele alınamayacağı düşünülürse de, Tolstoy, taze bir hayat ve hakikat getirmiş bulunuyor.
Tolstoy'un yaptığı gibi, böylesine manzaralar yaratacak sanırım pek az müsrif romancı vardır; burada müteaddid roman için yeterli malzeme var. Maamafih, manzaralar biribirlerini tekrarlamıyor. Tolstoy'un tümü ile lanetlediği 1870'lerin Rus cemiyeti teferruatlı bir şekilde anlatılıyor. Aristokratların ekserisi, Betsi Tverskoy gibi önemsiz veya sorumluluk duygusundan yoksun kimseler veya Prens Şeçerbatski gibi iyi bir insan olmalarına rağmen faydasız kimseler. Diğerleri Sergei Ivanoviç gibi kendilerini sosyal meselelere ciddi olarak vermişlerse de Batılaşmış, köksüz Ruslar olarak ele alınmakta. Bu kişilerin entellektüel muhtevaları derin veya hissi değildir. İyi niyetli insanlardır; fakat kendi mahalli toprak ve geleneklerinden kopmuşlardır ve hiç olmazsa Levin'in durumunda, kurulmasını arzu ettikleri müesseseler, yabancı bir iklimde büyüyen egzotik bitkiler gibidir.
Levin, Savaş ve Barış'taki Pierre'den çok daha fazla olarak, Tolstoy'un en otobiyografik karakteridir bence. Tolstoy, kendisinin aradığı dini hakikatları, kendi pasifiszmini (savaş aleyhtarlığı bir nevi), devlete olan itimatsızlığını, açık yerlerde çalışma aşkını ve köylere duyduğu sempatiyi Levin'e aktarmış. Levin'in aşk gösterileri Tolstoy'un kendi başından geçtiği için bu