-Ne o yoksa kız mısın?
Önce şaştı. " Ah bu kadarı fazla..." İçinde yıkıcı, acı verici bir deprem başladı. Dönüp baktı. Şu yakışıklı erkek işte buydu. Artık tanıyordu onu. Şiirlerin, kitaplardan kapma büyük sözlerin yapma süsünden sıyrılmış; beylik yargılarla dolu, bayağı.
Başını kaldırdı. Artık okumayacak. Biliyor: Sedire uzanışlar, ezgiler, yüzü sarılı geldiği gün terzilerden bahsedişi, 'Sargı çıkıncaya değin beni bekleme' deyip gidişi, beş gün sonra sargısız geldiğinde çenesinin solundaki bir ufak kızartıyı öptüğü zamanki durgunluğu gelecek.
"...Hanidir ben çalışırken arkamdan bakıyordu. Sonra çenesini omzuma dayadı. Ürperdim; sanki yoğunlaştım. Soluğunu duyuyor, ne olacağını hem bildiğim hem bilmediğim bir şeyin olmasını bekliyordum. Paleti, fırçayı bıraktım. Birden kendine döndürdü beni; öptü. Haluk Paris'e gideli beni kimse öpmemişti. Kafamdan kovdum onu, sarıldım."