Bereket versin ki her zaman başkasını göremeyiz. Çünkü kendi hareket benzerlerimizle meşgulüz. Hareketlerimizin sarhoşluğu,hayat tesadüfünün bize tek lütfudur.
Şu kımıldanan,gülen,ağlayan,haz duymanın,teessürün,düşünmenin maskaraca taklidini yapan bostan korkuluğuna bakın! İşte o benim en büyük düşmanımdır. Çünkü benim aynamdır. Beni kendime olduğum gibi gösterir.
Sonbahar İstanbul'un asıl mevsimidir. Bir kere zaman dediğimiz sihirbaz tanrı,güneşi,suyu,rüzgârı ve ağaçların hüznünü birbirine ayarladı mı,şehri,eşyada yalnız kendi gurbet çekmiş ruhunun hâllerini gören bir ressamın eline bırakır. O,bize akşamlarımızı,sabahlarımızı hazırlar,paletinin bütün hünerlerini,değişmesinin bütün zenginliğini ortaya atar,kızarttığı yapraklara küçük bir şafak manzarası verir,saatleri billur bir yuvarlakla seyredilen kavsikuzahlı akisler gibi renk ve büyü ile doldurur,eşyanın çizgilerine mahzun ve şuurlu bir tebessüm sindirir,kâinatımıza bütün bir sanat duygusu,bir şair içliliği katar. Akşamlar birdenbire büyür ve genişler. Zincirlikuyu sırtlarından ta Hayırsızada kıyılarına kadar ufuk kavsinin hemen yarısı onun malikânesi olur. Bu geniş ülkede her akşam,bir Dionizos dininin ayini tekrarlanır; haşmetinin kızıllığı içinde mağrur ve muzaffer bir Cemşid gibi kurulan güneş, ölümünün mucizesiyle her akşam bize yeni bir bağ bozumu hazırlar; öyle ki bu saatlerde ufka bakıp da Yahya Kemal'in mısraını hatırlamamak kabil değildir:
Şarâb mahzen-i Cem'den sebû sebû dökülür