Bu dünyada sana kötülük yapmak isteyen insanlar çıkacak karşına ama unutma ki iyilik yapmak isteyenler de çıkacak. Kimi insanın yüreği karanlık, kimininki aydınlıktır. Geceyle gündüz gibi! Dünyanın kötülerle dolu olduğunu düşünüp küsme, herkesin iyi olduğunu düşünüp hayal kırıklığına uğrama! Kendini koru kızım, insanlara karşı kendini koru!
Peki, biz oyunu nasıl, ne için, ne amaçla uygun görüyoruz çocuklara? Ben söyleyeyim: Oyalanması için! Bu yanıt doğru ama eksik... Çünkü oyun; bireyin kendini oyalayabilmesinin, kendini gerçekleştirebilmesinin, kendini yönetmesinin gereklerinden biridir. Ama sadece bir tanesi. "Oynasın da oyalansın," diyerek çocuğu oyunla baş başa bırakmak, oyunu küçümsemek aslında büyük bir hazineye sırtımızı dönmektir. Oyun gerçekte; bir çocuğun oyalanmasının yanı sıra kendisi olması ve yaşamla barışıklığını devam ettirmesi için ciddiye alınması gereken bir eylemdir. Yani oyun; eğlenmeden, hazdan, oyalanmadan daha fazlasıdır.
Bebeği dünyaya gelir gelmez, "Gazımız geldi", "Karnımız acıktı" "Uykumuz geldi" diyerek bebeğin sürecine sevgi diliyle dâhil olan anne-babalar, sonrasında bu birlikteliği çoğu zaman bırakamazlar ve hep birlikte "okula giderler", "üniversiteye hazırlanırlar" ve çocuklarının hangi bölümü seçeceğinden bahsederken "Biz tıp okuyacağız," diyerek hayat boyu devam eden ve simbiyotik bir yaşamı andıran sağlıksız bir birlikteliğin sınırlarını çizerler. Böylece anne-babalar sanki kendi bastırılmış ya da başarılamamış hayallerini çocuklarında gerçekleştirmek isterler ama böyle davranarak onların ruhlarını örselerler. Bağımsız birer birey olduklarını unutup kendi çocuklarını eşya gibi görmeyi sürdürürler.
Ancak gerçek şu ki ihmal ettiğimiz her şeyin altında kalırız.
Bu bir bina için de geçerli; bir kültür, dil, doğa, insan için de. İhmal ettiğimiz her şey bir gün mutlaka intikamını alır.