Bilirsiniz ki, renkli ve cicili bicili konuşmaları pek beceremez bir insan değilim... Ama bu defaki uzun konuşmamın. böyle, acı haplar üzerine sıvanmış çukulata zarflarına itibar gösterdiği yok... Kafamızı bir limon kabuğu gibi sıkıp son usaresine kadar almamızı emreden bir mevzuda aziz hakika- tin çehresini, mümkün olduğu kadar (makiyaj) hokkabazlık- larından arındırarak görebilmek şart. Bu yüzdendir ki, konuşanın konuşabilmesi, dinleyenin de dinleyebilmesi için, dâvaya bu ilk giriş hazırlığını zaruri saymaktayım.
Zamanı biz, Allahın zaman ve mekân üstü mutlak varlığına en büyük bürhan, belge, şahid, hüccet kabûl ederiz. Zaman üzerinde derinleşebilirse bir kafa, birden bire yasak odayı açmış bir insan gibi Allahın yıldırımı ile vurulur. Derhal, büyük ilâhî azamet tecelli eder. Sanki film hareketleri gibi... Hani bir filimde elini kulağından aşağıya kadar indiren bir insanın belki elli tane karesi vardır ya... El çenede, el omuzda, el göğüste... Filim çevri- lince o el iniyor gibi görünür. Her ân, ölçülemiyecek kadar ince ânlar... Sanki bir film karesinde imiş gibi zaman bütün hadiselerin nakışları... Buradan da kader sırrına çıkar gibi bir his karşısında kalıyoruz. Sonsuz bir kudretin muazzam delili