Değersiz Bir Hayat’a sanırım üç yıl önce, tam da beni paramparça edecek bir kitaba ihtiyacım olduğu bir dönemde başladım. Sosyal medyada sürekli karşıma çıkıyordu ama ilk sayfalarda tam olarak neyle karşılaşacağımı bilmiyordum. Yavaş yavaş ilerledikçe karakterler hayatıma sızdı; her sayfayı okurken elim göğsümde, kalbim sıkışarak, bazen durup nefes alarak okuduğum bir maratona dönüştü. Yer yer kendimi adeta duvardan duvara çarpılmış gibi hissettim; kitap beni yalnızca ağlatmadı, aynı zamanda sarsıp sarstı. Hayatımda hiçbir kitapta bu kadar çok ağladığımı hatırlamıyorum ve sanırım yazar da tam olarak bunu istiyor: okuru sarsmak, incitmek ama aynı zamanda derinden hissettirmek.
Roman Jude ve Willem’in birlikte bir ev tutmasıyla başlıyor, ardından Malcolm ve JB’nin de katılımıyla dört kişilik bir arkadaş grubunu tanıyoruz. Jude; sessiz, içine dönük, inanılmaz zeki ve başarılı bir avukat ama aynı zamanda kırılgan, yaralı ve sevilmeyi hak etmediğine inanan bir karakter. Willem ise benim için tüm edebiyatta özel bir yere sahip — koşulsuz şefkati, sıcaklığı ve Jude’a olan sabrı hâlâ düşündükçe tüylerimi diken diken ediyor. JB daha mesafeli, hırslı ve estetik kaygıları olan bir ressamken; Malcolm grubun daha sakin, rasyonel ve “düz” görünen mimarı. Açıkçası JB’ye hiç yakın hissedemedim; onun yaşadıkları ve dönüşümü bana hiçbir zaman tam olarak geçmedi. Ama Jude ve Willem kalbime kazındı.
Kitap ilerledikçe Jude’un geçmişini flashback’lerle görüyoruz ve o noktadan sonra okuma deneyimi bambaşka bir hâl alıyor. Çocukluğunda maruz kaldığı fiziksel ve cinsel istismar, onu hem bedenen hem ruhen derinden yaralamış. Yürürken aksaması, kimseye anlatmaması, sürekli içine kapanması… hepsi anlam kazanmaya başlıyor. Bu sahneleri okurken Jude’la birlikte üzülüyor, onunla birlikte