Siyasal bir sistem, demokratik olmak için, aşılmaz değer çatışmalarının varlığını kabul etmeli, dolayısıyla da toplumların düzenlenimine ilişkin hiçbir temel ilkeyi, hiçbir ussallığı ve hiçbir kültürel özgüllüğü kabul etmemelidir.
Siyasal düşünce, her zaman demokrasiyle özdeşleştirmeye çalışılan bir liberal düşüncenin devamı olamaz. Nasıl toplumsal demokrasiye çağrı her zaman özgürlüklere saygılı olamadıysa, liberallik de her zaman demokrat olamamıştır.
Siyasal yaşamı gözlemleyenlerin birçoğu, seçimlerin siyasal bir seçimden çok siyasal bir reddi dile getirmeye araç olduğunu söyler: seçim bir tercihin (yeğlemenin) anlatımından çok bir cezadır.
Devlet daha az baskıcı oldu, buna karşın ilerleme kaygısına daha çok düştü; bundan böyle amaçları siyasal değil, daha çok ekonomiktir ve toplumsal baskıları polisten çok dış yatırımların azaltacağına inanmaktadır. Ve doğrusunu isterseniz, dünyanın büyük bir bölümünde göze çarpan değişiklik, toplumsal baskılardaki bu azalmadır.
Ulusal sorunların artması, büyük çoğunluğun ücretli olduğu bir nüfusun ekonomik bunalımlara ve ekonomik gelişmeye duyarlılığı, öte yandan ekonominin uluslararası bir nitelik kazanması devletle sendika güçlerinin birleşmesinden doğan toplumsal demokrasinin sarsılmasına, hatta çoğu kez bozulmasına yol açtı. Bugünse, demokrasinin öğelerinin birbirinden ayrılması hız kazandı.