“Ondan hoşlanıyorsun,” dedi ve öksürmeye başladım...
O enfes dediğim içki beni boğarken Icarus elinde başka tabaklarla mutfaktan çıkıp masaya döndü. Kahkahası kulaklarımı tırmalarken sırtıma beni zerrece sarsmayan sağlam yumruklarla vuruyordu.
"Seninle bahse girerim, onu görmek için uyuduğu her anı kolluyorsun."
"Elbette yapmıyorum," diye haykırdım. Yapıyordum...
Dudakları kıpırdamadı ama gözleri çok şey söyledi. Bilincimin aranlıkta kalan kuytuları ağır ağır ışıldadı. Artık biliyordum, buradan beraber ayrılmak zorundaydık.
Ben onun kurtuluşuydum, o ise benim mahvoluşum...
Prensin koluna sıkı sıkıya sarılmış, onun kollarının arasında titriyordu; benim ırkımdan ve lanetimden korktuğu için. Bense umutsuzca bana kalbini ve ruhunu adayacağını umuyordum.
Şarlatan dolu bir panayırın ortasına düşmüşçesine kıkırdadım ve gülümsemem onun yüzünü gördüğüm an suratımdan silindi.
Korku, yüzünün her bir köşesinden akıyordu ve bu ifadeye korku demek bile en dehşetli kâbusların yanında sönük bir ateşti. O his, sert bedenime çarpıp içime aktı ve derinliklerdeki bir buz dağına çarptı.