Aleyna Burunsuz

Benim için hayatımın yaşadığım en zor günleri değil, yaşadığım en zor senesi. Ne kadar ömrüm kaldıysa, bu seneyi hatırladığım her an kayıplarımın sızısı içimde edinen yerde hatırlatacak kendini. Çocukluk arkadaşımı kaybettim bugün, bir anda ölüm haberini aldım. Yanımda yeni babasını kaybetmiş canım dostumla, iyileşmek için yaşamaya başladığımız ilk günde, ilk adımında. İçime ağlayabildim, dışıma çok az. Hayat grilerdeydi, çiçek açmıştım dostum yaşamaya geliyor diye. O pespembe halim dışımdayken tüm dünyam simsiyah oldu. Hayatın sarsılan anlamını arıyorken, tamamen ters düz oldu yaşam inancım. Savaşım, hedeflerim, mutluluklarım, korkularım. Az önce annesi şokunun içinde "ertelemeyin kızım" dedi. Arkadaşınla görüşmek istedin bırakma yarına, bir şey mi yapmak istedin sakın yarına bırakma, söz ver kızım hiç bir şeyi erteleme dedi. Dizlerimin bütün gücü gitti o an. Çünkü ben o için içinde yanana kavruluyorken, o acının içinde nefes olmaya çalıştı. Durduğum yerde tadım yok, sanki hayatımda oynadığım bir dönemdeyim. Sokağı döndüğümde göremeyeceğim insanların artması, başarı, kariyer, kin, kavga, acı, ağlama,hedefler gibi bir sürü şeyi süpürdü. Yaşamın nasıl bittiğini, nasıl devam ettiğini gördüm. Bilmiyorum, ben ölümden çok korkardım. Sanırım çok yabancı olduğum içinmiş. Ertelememek için bile ne yapmak istediğimi, doğrunun ne olduğunu bilmiyorum. Öyle bir karanlık his ki, değiştirmek için savaşamıyorum bile.
Her çiçeğin bir mevsimi, her kitabın bir zamanı vardır. Haziranın tadını yeni hikâyelerle çıkarın.
Dün o kadar zor bir gündü ki, kendime kaldıkça canımın çok acıdığını farkediyorum. Şokum geçtikçe içimdeki suların kaynadığını, ciğerlerimin sızladığını hissediyorum. Bulunduğum anda yerimde duramayıp, kabımda kendimi bir köşeye atmak isteyecek kadar gitgelli bir acının içimdeyim. Ve günlerdir toparlamak için etrafımda olan insanların biri, iki gün önce "uzun zamandır tekrar hayatından kaçıp etrafın için pervane olduğunun farkında mısın?" cümlesini kurduğu için elim kimseye görüşelim yazmaya gitmiyor. Nasılsın sorularına normalim diyorum. Oysa canımın bir parçasının canı benden kat kat fazla yanıyor şuan ve ben kavruluyorum. Derin nefes alıyorum, kitap okuyorum, kendimi zorbalıyorum, ödev yapıyorum falan ama tek başıma buradan kalkabilecek miyim bilmiyorum. Günlerdir dua ediyorum, dostumu toparlayabilmem için bir ışık, bir yol istiyorum. Güçümü bırakmamam gerektiğinin farkındayım, kendime, mentalime iyi bakmam gerektiğinin. Tam o sırada hayatın anlamıyla çakışıyorum. İçimden çok insana koşup, sarılıp acımı paylaşıyorum. Ama dışarıdan acımı paylaşmayı da bilmiyorum. Dün terapi yürüyüşündeki dostum aldı dönüşte. Ben seni nasıl bulacağımdan çok korkuyordum, beklediğimden iyisin dedi. Şokumun geçtiğini, dostum ışık açtığı için hayatı normalleştirmiş ve entegre olmuş hissediyordum o an. Hatta elde olmadan rutinlerde kaybolabiliyorsa insan, ne kadar kıymetsiz yaşamak dedim. Dün yol verdiğimiz ambulansın arkasında dörtlülerini yakıp giden o arabayı da gördüğümden beri kırmızı çizgilerim dahil, opaklığını kaybetti. Bugüne de koşuşturmaya başlayınca, başardığımı sanınca arkadaşım için ayakta durmayı biliyorum aferin dedim kendime. Oysa hepsi bir ilüzyonmuş. Bir süre daha yaşayacaklarım gibi. Bilmiyorum günü nereye koşup bitiririm, nerede regüle olurum , nasıl günü aydırırım.
Yaşadığımın zamana kadar hayatımın en zor üç gününü geçirdim ve bugün onlardan dahi daha zor olabilir. Hiç umrumda değilim, bu zamanı nasıl atlatacağım diye. Umrumda olan tek şey ben bu acının içerisinde en yakın arkadaşıma nasıl davranacağım? Ne yapmalıyım? Nasıl konuşmalıyım? Hayatımda ilk defa bu kadar içten bir çaresizliği tadıyorum. Hayatımın anlamı derinden sarsıldı ama hayatımın anlamını aramak umrumda bile değil, uzun bir süre hiç bir şey aynı olmayacak gibi bir düşünceden de bakmıyorum. O saf, temiz dostumun kalbi çok acıyor, çok acıyacak. Ümitsizleştiğim her an kendime kızıyorum ama ilk defa umutlu cümleler verip, sonrasında kendime kızabilecek olmayı doğru bulmuyorum. Düşüncelerini sevdiğim biri hayat devam ediyor, yine edecek dedi. Bende kaldıramazdım, çok uzun sürerdi hayatın toplanması ama hayatı devam edecek dedi. Daha çok karıştım, dostumun yanında savaşsam mı? Yoksa biraz geriden sığınağı mı olsam? Hala bilmiyorum, bir bilgi için çırpınıp gelen her bilgide dakikalarca ekrana bakakalıyorum. İçimde çevremde bunu yaşamış insanları arayıp "ne yapmalıyım?" diye sorma ve sormama savaşını yaşarken biraz zaman öldürüyorum. Keşke en yakınlarımız hep sokağı döndüğümüzde karşılaşabileceğimiz yerde kalsalar, çözümünü ve yönetimini bilmiyorum. Bilmeden yaşıyorum bu süreci.
Hayat o kadar akışkan ve ben bazı şeylerin hiç akmasını istemiyorum. Sevdiğim yerler, sevdiğim insanlar gibi, sevdiğim vakitler gibi. Artık geçirilen bir vaktin kıymetini, anın içerisinde olmayı biliyorum, hatta en sevdiğim anlar ürettiğim değil arkadaşlarımla olduğum anlar. Dün de çok sevdiğim biriyle bunu konuştuk aslında, "en güzeli cebinde yarın için tütün parası bile olmadan mutlu yaşayan insanlar, çok özeniyorum" dedi. Bense bugün dengesinde durmaya çalışıyorum, hayatın getirdiğine de götürdüğüne de tamam diyorum. Sadece o çok sevdiğim demirbaş rutinlerim hayatımda hep kalsın istiyorum. Güvenle sohbet ettiğin, görüşlerini söyleyebildiğin, kahkaha attığın, sataştığın, yardım isteyebildiğin, edebildiğin, senin için söylenmeden yorulabildiklerini gördüğün veya bütün sıkıntını, sinirini sataşarak regüle olabildiğin o demirbaşlar. İnsanın hatırlarken bile içinin kıpırdadığı... Ben artık değişmem derken bu yaşım beni çok yumuşattı, kavgadan sonra barışmayı, birini affetmeyi, bazen yardım ederken durmayı, yardım isteyebilmeyi ve durabilmeyi öğretti. Bu sene aslında hayatımda böyle olan biriyle barıştım, sınırsızca ben ne yapacağım diye ağlayabildiğim biriyle. Hiç fazla gelmedi, sadece bir taş yerine oturmuş gibi hissettim. Üzerine hayat bir kaç tane daha böyle güzel insanlar verdi. Ama çok sevdiğim üç tanesi bu sene hayatımdan çıkacaklar, hatta bir tanesinin çok yakın. Bu akışları tamam diyerek karşılayamıyorum içimde, biri terapi yürüyüşlerindeki dostum. Hayatımdan akacağı güne kadar sınırsızca görüşmeye söz vermiş gibiyiz ve hiç bir buluşmada vedalaşır gibi değiliz. Ağır geliyor bazen, bilmiyorum nasıl alışacağım. Bu ihtimallerin kaybolduğu güzel hikayelere,
İnsan çok geniş yelpazede bir şey öğrenemiyor sanırım, bir tek ilk oluşan şemayı düzenleyip dağıtarak sınavlar verip son nefesine kadar savaşıyor sanırım. Bugün işe yarar hiç bir şey yapmadım, kendimi geliştirecek bir adım dahi atmadım. Kendimi içten içe zorbaladım, akşam planlı şekilde çok sevdiğim bir dostumla kumsala indik. Uzun bir sohbetten sonra ayaklarımı denize sokmak için koştum, çok güzel demek için arkamı döndüğümde düşerim diye tam kıyıya gelmiş iki göz gördüm. Hasta olursam endişesini taşıyan bir değer. İçimden huzurla, hep başka bir sen diye koşan kızın boşa savaştığını farkettim. Son anımda hatırlarsam en anlamlı anlarımdan, ki tek amacım son ana kadar iyi yaşamak. O an dedim ki hayat, anlam, başarı, mutluluk bu. Bunlara sahip olmak. İnsan böyle güzel bir farkındalıktan sonra eve geldiği gibi kendini yine bugün kendini geliştirmedin, başarısızsın, gününü çöpe yaşadın gibi ümitsizliğe boğar mı hemen? Kendimle kavga esnasında tam çalışmak için masanın başına geçiyordum ki, ayağımın ağrımadığını farkettim. Benim ayağım artık ses çıkaramayacağım kadar nadir ağrıyor. O an bir sürü şimşek aynı anda çaktı; senin ayağın ağrımıyor, istediğin neyi başaramayacaksın? Ne engelin, ne acelen var? Bu cümle tekrar yaşama aşık bakan o kızı getirdi. Ama en önemli olansa o çaresiz seneleri inancımla bu kadar iyi iyileştirebilmişken ben bu hayatta ölüm dışında nasıl kendimde bu ümitsiz şemaya tekrar hak bulup kendimi depresif hissebildim? Hayatı nasıl normalleştirebildim? Yeni şemalarla hayatın şifresi yazılmıyor kanısında karar kıldım, eski şemalara düşüp düşüp ne kadar erken farkedersek o kadar anlamlı bir hayat yaşayacağız sanırım. Düşmanımı biliyorum artık. Birden ne halden geldiğimi...