Ne desem çok şaşırıyorum. Aklımdan geçen düşüncelere de, ağzımdan çıkan kelimelere de yabancıyım.
O an anlıyorum. Kadere inanmıyormuşum. Tanrı falan hep safsataymış benim için. Varsa yoksa tercihler. Kırmızı uçan balıkları tercih ediyormuşum. Açık camları ve gezgin kaplumbağalar. Ben karabasanlarla büyüdüm. Camları sıkı sıkı kapatmayı ve kapılara kilit üstüne kilit takmayı biliyorum.
“Hep kendimi korumam gerektiğini sanıyorum, kaybetmemem gerektiğine inanıyorum” diyorum.
Çatallı ve titrek sesim, alaycı. Değil tanrıya kendime bile inanmıyorum.
...
Sonra daha da alçak sesle “Beni mahsus delirttiler” diyorum. “ Beni delirttiler ki eğitebilsinler”
Buna inanmam mümkün değil. Onlar, diye bir şey yok. Ne yapıyorsam ben bana yapıyorum. “Evet,” diyorum “ne yapıyorsam ben bana yapıyorum. Ne hayal ediyorsam o oluyor. O yüzden beni güzel günleri asla göremeyeceğime inandırdılar.”
Ceplerimizde huzursuz hikayeler. Belleklerimizde irini kurumamış yaralar. Tırnaklarımızın arası hayattan kazıdığımız kirlerle dolu. Ne geçmişe güvenimiz var, ne bugüne, ne de geleceğe. Ölülerimizi sırtımızda taşıyoruz. İnatla doğurmuyoruz Çoğalmıyoruz. Geceleri daracık mezarlarda uyuyoruz. Gündüzleri ha öldük ha öldürdük diye korkuyoruz. Kötüyü gördük. Unutamıyoruz.
Ama işte kırlardayız. Nergis tarlasına gidiyoruz. Haneke, Passolini, Greenaway ve bir de ben. Sanki hiçbir şey olmamış gibi.
Yol bitmiyor. İyi ki bitmiyor.
Nergis tarlasına hiç varmıyoruz. İyi ki varmıyoruz.
Termosumuzda çayımız sıcacık.
Kurabiyelerimiz taptaze.
Dördümüz de biliyoruz, tanrı yok ama zaman var.