Benim bütün varlığım, bütün benliğim, her zaman, o karanlık, sisli, nemli vadide, bir uçurumun kenarında asılı kalmış gibiydi ve etraftan gelen bütün sesler, bütün kahkahalar, bütün fısıltılar, o dipsiz boşlukta yankılanıp kayboluyordu; ben ise, bu bitmeyen korku ve belirsizlik içinde, sanki kendi derimin içinde yabancılaşmış, ruhum bedenime bir yük gibi gelmiş, kendi kendime, kendimin bir gölgesi gibi bakarak, ne yaşadığımı, ne de öldüğümü tam olarak bilmeden, sadece var olmanın o iğrenç ve anlamsız ağırlığını taşıyarak sürüklenip gidiyorum.