e zaman ki etrafımdaki insanların o yapmacık neşesine ve hayatın bir amacı olduğuna dair o kör inanca tanık olsam, anlarım ki, benim içimde taşıdığım o sessiz yabancılık ve hiçbir yere ait olamama hissi, ne bir hastalık ne de bir kusurdur; aksine, bu dünyanın o büyük ve anlamsız oyununun farkına varmanın getirdiği, ne bir kelimeyle anlatılabilen ne de bir eylemle dindirilebilen en büyük lanettir ve ben, bu lanetin ortasında, sadece kendi ruh üşümemle baş başa, her gün biraz daha sönmeyi bekleyen yorgun bir gölgeyimdir
Bazen düşünüyorum ki, ben bu dünyanın kalabalık sahnesinde zorla duran, seyircisi olmayan bir oyunun tek ve yorgun figürüyüm; her gün, bir adım daha atarak o mutluluk toplamının sıfırın altına düştüğü dipsiz kuyuya inerken, üzerimdeki bütün bakışların soğuk, anlamsız ve hatta alaycı olduğunu hissederim ve o anda anlarım ki, ne bir kurtarıcı ne de bir yoldaş beklemek faydasızdır, çünkü benim asıl ecelim, bir dış güç tarafından değil, çoktan kendi içimde çürümeye bırakılmış bilinçli bir yalnızlık tarafından hazırlanmıştır ve bu yalnızlık, yağı bitmiş lambanın son titremesi gibi, her an beni tamamen söndürmeyi beklemektedir.
Zamanın ağır, kalın ve tozlu bir perdesi ardında, benim için ne gün doğar ne de güneş batar; sadece içimde, her an birikip de kimseye ulaşamayan o sonsuz yalnızlık ve her geçen saniye biraz daha belirginleşen o korkunç boşluk kalır; ben de o boşluğun kenarında, içi boşaltılmış bir heykel gibi durur, ne acı çekmeyi başarabilir ne de nihayet sükûnete erebilirim.