Telefonu kapattıktan sonra da konuşmaya devam etti, duyardı o, biliyordu. Sabaha kadar yağan bir gece yağmuru gibi güzel olduğunu söyledi ona.
"Öyle uçsuz bucaksızsın ki," dedi, "kıyıya yaklaşan gemilerinin direkleri görünmüyor."
"Sen şimdiki zamansın," dedi, "şimdiki mükemmel zaman, içinden cümleler geçiyor." "Seviyorum seni," dedi;"üzüm bakışlarını, saç diplerini, bakışlarının ağır salkımlarını (fotoğraflarda bile belli onlar), gidip de geri dönmek için bile yeter bana."
"Salıncaksın sen," dedi, "sesin açık pencereden içeri doluyor. Yazın buzdolabından çıkmış soğuk bir şeftaliyi ısırdığında tadının yarısı dışarıda kalır ya... Öyle bir şey."
Her yeni gün iyi bir kitapla karşılaşma ihtimali dünyanın saçmalığına rağmen hayatta kalmakta ısrar etmemin en önemli nedenidir. İyi bir kitabın vadettiği güzellikleri başka ne, kim vadedebilir?
Ekseriyetle böyle olur. Hayatım gelecek bir şeyleri beklemenin telaşını ötelemek için kendi kendimi oyaladığım bir oyun gibidir. Neyi beklediğimi bilmem. Yani bilirim esasında da bilmezden gelirim. Çünkü ben ne kadar çok bilirsem o kadar geç geleceğine inanırım. O yüzden ben hiçbir şey bilmem. Sadece duvarlarını kitaplarımla emek emek ördüğüm odamın ve oyuncaklarımın sadakatine inanır, geri kalanını Tanrı'ya havale eder ve herkesin uyumasını beklerim. Çünkü sadece herkesin uyuduğu zamanlarda yorgun ve yaşlı bir kaplumbağa gibi başımı kabuğumdan ileriye doğru uzatır ve usulca mırıldanırım. Sessizlik iyidir, beklemek o kadar da kötü değildir.