Hüzünleniyoruz, umut var.
Gündelik kelimelerle gün-dışına yolculuk.
***
Bu kitabı bir arkadaşımla kitap fuarından aldım. Fırından yeni çıkmış ekmek sıcaklığıyla birlikte rayihası da üzerindeydi kitabın. Arkadaşım kitabın ismini görünce "Neden tamamlanmamış" nevinden bir söz etti. Bunu söylerken devamı vardır illaki diye de dikkatlice baktı kapağa. İçimden hızlıca bir ışık geçti o böyle deyince. Çünkü diye parladı o ışık; tamamlamak yazarın işi değil, okurun, yani bizlerin işi.
Işığımı, aldığım kitabımla birlikte torbaya koyarken imza için sıraya girdik. Yazarımız henüz gelmemişti zira imza saatine hatrı sayılır denebilecek kadar süre vardı. Çok kalabalıklaşmadan erken gelmek istemiştik zaten. İyi oldu. Hem erkenden gitmek her daim iyidir. Oldum olası bekletmeyi seven biri olmadım. Ve yine oldum olası bekletmekten ziyade beklemeyi yeğledim, bu durumdan da en az bekletmek kadar haz etmesem bile.
Bir yandan kimisi ayakta, kimisi yere oturmuş, kimisi arkadaşıyla muhabbette, kimisiyse elinde yeni aldığı kitaplara bakar halde olan sıradakilere bakarken diğer bir yandansa daha önce kanlı canlı görmediğim yazarı haliyle merak ediyor ve acaba resimdekiler gibi mi diye düşünüyordum. Hatırı sayılır denebilecek süre arkadaşla girdiğimiz muhabbetle geldi geçti ve yazar imza masasına geldi oturdu. Ak saçlı, ak sakallı, cılız birisi. Üzüldüm. Gerçek halinin kafamdaki resme uymadığından değil, bizzat onun durumuna. Hasta mı acaba diye düşündüm. İmza sırası bana geldiğinde de bunu ona sordum. Sordum derken hasta mısınız olarak değil, bir rahatsızlığınız yok inşallah diyerek bir nevi duada bulundum. Cevabını benim de tebessüm etmeme yardım edecek bir tebessümle verdi; "Daha o yaşlara gelmedik".
***
Kitabı imzadan birkaç ay sonra okudum. Gözlerinden yaş yerine taş dökülen bir