O zamana kadar doğa felsefecilerinin çoğu beyaz ışığın kesinlikle saf olduğuna ve diğer bütün renklerin de beyaz ışığın saflığın bozan bir ortamdan geçmesi sonucuna oluştuğuna inanıyorlardı
Örneğin saflık biraz bozulursa kırmızı, çok fazla bozulursa mavi ışık ortaya çıkıyordu. Bu doğa felsefecileri, cam bir prizmadan geçen beyaz ışığın gökkuşağındaki renklerin tümünü nasıl oluşturduğ böyle açıklıyorlardı. Beyaz ışığın, prizmanın en ince tarafından geçen bölümü kırmızı, en kalın tarafından geçen kısmı da mavi oluşturuyordu. Ancak Newton, prizmanın ince veya kalın herhangi bir tarafından geçen renkli ışığın değişmediğini yani kırmızının yine kırmızı, mavinin de yine mavi olarak prizmadan çıktığını farkettikten sonra tümüyle farklı bir sonuca ulaşmıştı. Besbelli ki saf ve değişmez olan beyaz ışık değil, renkli ışıktı.
Newton ise defterine yazdığı ünlü sözleriyle ifade edilebilecek bir yaklaşımı benimsemişti: "Platon ve Aristo benim arkadaşlarım. En iyi dostumsa gerçek."
Sonraki yıllarda Newton'un ilgi alanı yel değirmenlerinden bir bütün olarak evrene doğru genişleyecekti. Ancak kendisiyle ilgili bir şey asla değişmeyecekti. Başka rakiplerle ya da rakip olarak gördüğü kimselerle karşılaşacak ve her seferinde, esiri olduğu intikam ve kabul görme arzusu onu doğayı eşi görülmemiş bir biçimde kavrayıp anlamaya yöneltecekti. En önemlisi de, ayaklarımızı daima yerde tutan bir kuvvet olan yerçekimine yönelik olağanüstü kavrayışı olacaktı.