Belki de insanlık tarihinin en büyük yalanı, kadının “korunmaya muhtaç” olduğu masalıdır. Çünkü koruma, çoğu zaman zincirin altın halkasıdır; parıldar ama bağlar. Kadına biçilen roller, yüzyıllardır “doğal düzen” diye sunulan yapay bir tiyatronun sahne dekorudur. O sahnede kadın, ya kutsal anne ya da tehlikeli baştan çıkarıcıdır; ortası yoktur.
Toplum, kadının bedenini “namus” diye mühürler, sesini “edep” diye kısar, aklını “uyum” diye törpüler. Oysa bütün bu kelimeler, erkek egemen düzenin en ustaca icat ettiği zincirlerdir. Kadın, kendi hikâyesinin öznesi olmasın diye, ona sürekli başkalarının yazdığı senaryolar okunur.
Ve işin en cüretkâr yanı şudur: Kadın hakları, çoğu zaman “lütuf” gibi sunulur. Sanki özgürlük, birilerinin bahşedebileceği bir hediye, geri alınabilir bir imtiyazmış gibi… Oysa hak, kimsenin vermediği, sadece tanımak zorunda olduğu bir gerçektir.
Belki de asıl devrim, kadınların erkeklerle eşit olması değil; kadınların, erkeklerin ölçüsüne göre değer biçilmeyi reddetmesidir. Çünkü eşitlik, bazen hâlâ aynı terazide tartılmak demektir. O terazi ise yüzyıllardır eğiktir.