BİZE BİZİ ANLATAN ROMAN: KALAYCI HİLMİ DESTANI
“Bu kayısı dedemden kalma. İçi çürüdü. Ha kurudu ha kuruyacak. Kesmedim onun hatırası diye. Her bahar yaş dalları gürül gürül çiçek açar. Ben beni bildim bileli meyvesini yerim. Son birkaç yıldır tadı bal gibi. Yaşlılık böyledir torun. Baktın ki ömür bitiyor, açtıkça açarsın. Tıpkı bu kayısı gibi. Bal gibi meyveler verirsin ki herkes alsın, yesin de çekirdekleri uzak yerlere gitsin. İnsan yaptığı iyi şeylerle yaşar torun. İyi şeyler, güzel şeyler yap ki yaşayasın.” s.189.
Ben yazarları/şairleri bu kaysı ağacına benzetiyorum. Gezmiş, görmüş, dinlemiş, ilim tahsil etmiş, okumuş… birikmişler. Biriktirdikleri onlarla toprak olsun istemezler. Onları kendi sesleriyle anlatmak isterler. İyi şeyler, güzel şeyler yapanın/söyleyenin Yunus gibi, Tanpınar gibi ölmeyeceğini bilirler. Gümüşhaneli yazar Turgay Bostan da böyle düşünüyor olmalı ki yaklaşık altmış yılda biriktirdiklerini anlatmayı tercih etmiş ve ortaya Son Krifos, Kutsal İkona, Karakula ve Kalaycı Hilmi Destanı gibi romanlar çıkmış.
Bostan’ın 2020’de Post yayımlarından çıkan ve bu değerlendirmenin yazılmasına konu olan Kalaycı Hilmi Destanı; Maksim Gorgi, Emile Zola, Gogol gibi bir romancı olma düşü kuran, hayatının her anında bunun sancısını çeken İzmir Tireli, varlıklı bir ailenin oğlu Murat öğretmenin kendi sesiyle bir roman yazma serüvenini anlatıyor. Murat öğretmen; kendi tarifiyle despot bir dedenin, eli maşalı bir anneannenin, suskun bir babanın, kontrol hastası bir annenin asi ama kendini yeterince cesur hissetmeyen oğludur. İlk eğitimini -çok sonradan farkında olsa da- ailesinden alır: “Halk edebiyatını babaannem, tarih öğrencesini de dedem sayesinde sevdim diyebilirim. Büyüdükçe dedemin derya deniz olduğunu anladım.” Dedesi onun tarım mühendisi olmasını,