“Okumak, başka bir bilincin içine girmektir.” der Proust.
Peki bilinci olmayan bir şey okuyabilir mi?
Bugün yapay zekâ milyonlarca kitabı saniyeler içinde tarayabiliyor. Aynı anda Dostoyevski’yi, Kafka’yı, Tanpınar’ı, Camus’yü “okuyabiliyor.” Metinleri parçalıyor, anlam haritaları çıkarıyor, temaları sınıflandırıyor, karakter analizleri yapıyor. Teknik olarak kusursuz bir okur gibi görünüyor. Ama içimde takılan bir şey var: Okumak gerçekten çözümlemek midir, yoksa maruz kalmak mı?
Ben bir romanı okurken tarafsız kalamam. Bir karaktere kızarım çünkü bana birini hatırlatır. Bir cümlede dururum çünkü o cümle içimde sakladığım bir gerçeği açığa çıkarır. Bazen bir kitabı yarım bırakırım; metin ağır geldiği için değil, yüzleşmek istemediğim bir yerime dokunduğu için. Okumak benim için zihinsel bir faaliyet değil; varoluşsal bir temastır.
Yapay zekâ için metin bir veri bütünüdür. Benim için ise bir karşılaşma. O, metni işler; ben metnin içinde işlenirim. O temaları çıkarır; ben o temaların altında kalırım. Aradaki fark belki de burada başlıyor: Biri anlam üretir, diğeri anlamın ağırlığını taşır.
Edebiyat çoğu zaman düzenli bir bilgi aktarımı değildir. Çoğu zaman çelişkidir, suskunluktur, eksikliktir. Bir romanın en güçlü yeri bazen söylenmeyen cümlesidir. Bir şiirin en sarsıcı tarafı, açıklanamayan duygusudur. Yapay zekâ belirsizliği modelleyebilir ama belirsizlikle yaşayabilir mi? Kaygıyı tanımlayabilir ama kaygının içinde uyanabilir mi?
Belki de mesele şudur: Anlamak ile etkilenmek aynı şey değildir. Bir metni analiz etmek, onunla dönüşmek anlamına gelmez. Oysa iyi bir kitap insanı dönüştürür; bazen yavaşça, bazen sertçe. Okuduktan sonra aynı kalmıyorsak gerçekten okumuşuzdur. Yapay zekâ bir gün bizden daha iyi roman yazabilir mi? Muhtemelen evet. Daha kusursuz