• Bugün yastayım........

    sınıf arkadaşımın ortanca abisi en büyük abisini vurdu.

    ve ALS hastası baba bu suçu üstleniyo.

    çok iğrenç bişey
  • “...Mögen die herrschenden Klassen vor einer kommunistischen Revolution zittern. Die Proletarier haben nichts in ihr zu verlieren als ihre Ketten. Sie haben eine Welt zu gewinnen.
    PROLETARIER ALLER LÄNDER, VEREINIGT EUCH!“
  • Bugün nöroloji komitesine giriş yaptık. Çok bayıldığım bir alan olduğu için aşırı iştahlı bir şekilde ders çalışıyorum. Öyle ki adı geçen her bilim insanını yarım saattir tek tek google’layıp duruyorum. Magazinsel bilgilere de denk gelmemek mümkün değil. Sizle, Dr. Jean Martin Charcot’la ilgili bir şeyler paylaşmak istiyorum. Zira kendisinin nöroloji alanında çalışmaları, sanata düşkünlüğü ve yetiştirdiği “nörolojinin babaları” sayılacak öğrencileri (adlarını da etiyolojisini aydınlattıkları hastalıklara isimlerinin verilmiş olması münasebetiyle, geçen seneki anatomi derslerinde sıkça duyduğum [bkz. Babinski Refleksi, Tourette Sendromu, Binet IQ Testi vb.] ) ve Freud’la yaptığı çalışmaları kadar oğluyla yaşadığı bir olay da ilgimi çekti. Ayrıca hayat mücadelesini kendime örnek alıp çokça ders çıkardığım Stephen Hawking’in malum motor nöron hastalığı olan ALS’yi de tanımlayan kişiymiş kendisi. ALS hastalığı zaman zaman Charcot adıyla da anılmaya devam ediyormuş hâlâ. Hayatına dair internette bulduklarımdan derlediğim yazım aşağıda. Akademik geçmişi daha ağırlıkta, baştan uyarayım. Kaynakları yazımın sonunda belirteceğim.

    Jean Martin CHARCOT (1825-1893)

    Fransız, nörolog. Klinik nörolojinin dağınık deney ve bilgi birikimlerini sınıflamıştır.

    1825’te Paris’te doğdu, 1893’te lac de Settons’da öldü. Babası araba yapım ustasıydı. Charcot, önce seçeceği meslek konusunda tereddütler geçirdi. Sonunda sanat tutkularını bastırıp tıp eğitimi yapmaya karar verdi. 1848’de tıp fakültesini üstün başarı ile bitirerek Salpetriere Hastanesi’nde yardımcı asistanlığa başladı. 9 yıl patolojide Rayer ile çalıştı. Bu dönemde Charcot olağanüstü bir enerjiyle tıbbın birçok dalma birden yöneldi ve kalp, akciğer, böbrek hastalıkları ve romatizma gibi değişik konularda patoloji temeline dayanan araştırmalar ve yayınlar yaptı. Bir süre sonra, bu dağınık bilgi birikiminden sağlam bir nöropatoloji sentezi çıktı ve 1862’de Salpetriere’de Vulpian’la birlikte çalışmaya başladı.

    Charcot’nun döneminde onun adıyla adeta özdeşleşen bu ünlü hastane 1603’te yapılmış; içinde sokakların, meydanların ve bahçelerin yer aldığı, 45 binadan oluşan uçsuz bucaksız bir yapıydı. 18.yy’da başlıca akıl hastalarının, bazen yıllar boyu yatırıldığı sıradan bir depo hastanesi olarak kullanılıyordu. Charcot göreve başlarkan burada üç bin kadarı nöroz ve epilepsi olmak üzere, yaklaşık beş bin hasta barınıyordu. Charcot, “nöroloji tarihinde eşi görülmemiş” zenginlikteki bu “hasta materyalinden” yararlanarak, nöropatoloji temelleri üzerinde yükselen çok sağlam bir klinik nöroloji yapısı kurdu. Salpetriere bir “düşkünler yurdu” olmaktan çıkıp, dönemin en büyük “nöropatoloji” laboratuvarına ve sinir sistemi hastalıklarına ilişkin sayısız patoloji materyalinin sergilendiği “patoloji müzesine” sahip bir merkez oldu.

    1870-1890 arasında Charcot artık sadece bir klinik araştırmacı değil aynı zamanda nöroloji dünyasında tanınan ve saygı duyulan ünlü bir nöroloji hocasıydı.

    Salı günleri 600 kişilik bir amfide verdiği ünlü Salı Dersleri hemen daima bir ya da birkaç yabancı bilim adamı tarafından izlenir, çoğu zaman hasta üzerinde pratik gözlem ve muayene ile başlayıp, kuramsal konulara açılırdı. Salı Dersleri’ne bir süre sonra Cuma Dersleri eklendi.

    Charcot zaman zaman, çeşitli nörolojik hastalarda ortaya çıkan özel vücut postürlerini, istemsiz hareketleri, yürüme ve konuşma bozukluklarını olağanüstü bir yetenekle taklit eder ve bir tiyatro sanatçısı gibi nörolojik hastalıkları adeta “oynardı”. Bazen de anlatmak istediklerini karatahta üzerine renkli tebeşirle, bir ressam ustalığı ile çizerek gösterir, böylece dinleyenlerin tüm algılama kapılarını kullanırdı. Charcot’nun büyük ilgi alanlarından biri histeri ve epilepsi idi. Bu iki klinik tablonun ayırıcı tanımı konusunda araştırma yapmak üzere, histerik ya da epileptik nöbet geçiren kadın hastalar için Salpetriere’ de ayrı bir bölüm kuruldu. Çoğu zaman genç kadınların oluşturduğu histerik hastalar, Charcot’nun büyük etkileme gücü ile Salı Dersleri’nde şaşırtıcı gösteriler yaparlardı. Bu hastalara ait 139 fotoğraftan oluşan bir albüm Iconographie photographique de la Salpetriere (“Salpetriere’in Fotoğrafik İkonografisi”) adıyla, 3 cilt halinde yayımlandı (1877-1880).

    Salpetriere’de Charcot’nun kliniğine gelen çok sayıdaki ünlü yabancı bilim adamı arasına 1885 sonbaharında Freud da katıldı. 1886 yazına kadar Salpetriere’de kalan Freud’la Charcot, özellikle histerinin “etiyopatogenezi” konusunda o dönem için ilginç sayılabilecek tartışmalar yaptılar. Salpetriere’de nöroloji dalında profesörlük unvanı ilk kez 1882’de Charcot’ya verildi. Bütün büyük öğreticiler gibi Charcot da, hem bir öğretmen hem de meslektaş olarak, nöroloji alanındaki birçok ünlü bilim adamının yetişmesine katkıda bulundu. Bunlar arasında Marie, Babinski, Sougues, Marinesco, Behterev. ve Colin vardı.

    Dinleyiciler karşısında son derece inatçı ve sert olan Charcot, haftada bir gece dostlarına açtığı evinde, hoşsohbet ve yumuşak bir insan olurdu. Fransızca dışında, İngilizce, Almanca, İspanyolca ve İtalyanca konuşan Charcot, o dönem Fransa’sının önde gelen bilim, sanat ve politika adamları üzerinde şaşırtıcı bir etkinliğe sahipti. 1893’te bir tatil gezisi sırasında muhtemelen enfarktüse bağlı bir akciğer ödemi tablosu ile aniden öldüğü zaman, 68 yaşındaydı.

    Charcot’nun ilk yayınları kronik hastalıklar ve yaşlılıkla ilgiliydi. Hemen tüm yayınları gibi bunlar da ders biçiminde düzenlenmişti: Leçons cliniques sur les maladies des vieillards et les maladies chroniques, 1868-1874 (“İhtiyarlık Hastalıkları ve Kronik Hastalıklar Üstüne Dersler”). Daha sonra patoloji temeline dayanan karaciğer, safra yolları ve böbrek hastalıkları ile ilgili dersleri yayımladı: Leçons sur les maladies du foie, des voies billianes et des reins, 1877 (Karaciğer, Safra Yolları ve Böbrek Hastalıkları Üzerine Dersler).

    Charcot’nun nöroloji ile ilgilenmesi, Duchenne’ in (1806-1875) etkisiyle başlar. Duchenne o sıralarda Paris hastanelerinde nörolojik olguları inceliyor ve özellikle çizgili kasların elektriksel uyaranlarla araştırılması üzerinde çalışıyordu. Onun da önayak olmasıyla henüz 36 yaşındaki Charcot Salpetriere’in en büyük seksiyonunun başına getirildi, ilk işi kendi parasıyla, küçük bir patoloji laboratuvarı kurmak oldu. Kısa bir süre içinde bu oda, öğrencisi Raymond’un deyimiyle “ nörolojinin geleceğini hazırlayan ” sayısız beyin omurilik parçaları ile doldu. Bu sırada klinik yeniden organize edildi. Düzenli hasta ziyaretleri başladı ve nörolojik muayene yöntemleri standardize edildi. Bugün nörolojik muayenenin ayrılmaz bir parçası olan “göz dibi” incelemesi (Oftalmaskopi) ilk kez Charcot tarafından rutin uygulamaya kondu. Termometre kullanılmaya başlandı. Modern nörolojinin temel taşlarından olan nöropatoloji, nörooftalmoloji ve klinik psikolojiyi, ayrı üniteler halinde kurdu. Daha sonra nörolojinin gelişmesine büyük katkılarda bulunacak olan öğrencilerinden Parinaud’yu oftalmoloji, Janet’yi klinik psikoloji ünitelerinin başına getirdi.

    1865’te dejeneratif bir sinir sistemi hastalığı olan “Amyotrophic laterol Sclerosis”u bir antite olarak belirledi ve tanımladı. Bu hastalık hâlâ bazı kaynaklarda Charcot Hastalığı adıyla geçer. 1866’da Bou chard’la birlikte Sifilis’in (Frengi)omuriliği tutan bir formu olan “Tabes Dorsalis”deki “elektriksel ağrı fenomenini” ve eklem değişikliklerini (Charcot eklemi), 1869’da “Progresıf Muscular Atrophy” ve “Poliomyelitis”deki (Çocuk felci), anatomopatolojik lezyonları ortaya koydu. 1886’da öğrencisi Marie ile birlikte bugün Charcot-Marie-Tooth Hastalığı olarak bilinen klinik tabloyu tanımladı. Charcot’nun 1872-1890 arasında Salpetriere’de verdiği dersler, kendisi ve öğrencileri tarafından 5 büyük cilt halinde yayımlandı: Leçons sur les maladies du systeme nerveux faites d la Salpetriere (“Sinir Sistemi Hastalıkları Üzerine Salpetriere’de Verilen Dersler”), Leçons sur les locali-sations dans les maladies de cerveau et de la moelle epiniere (“Beyin ve Omurilik Hastalıklarında Lokali-zasyon Üstüne Dersler”). Bu kitaplar o dönem için klinik nöroloji konusunda vazgeçilmez başvuru kaynakları oldular. Charcot’nun adıyla üne kavuşan Salpetriere Hastanesi ise uzun yıllar klinik nörolojinin en önemli merkezlerinden biri olarak, saygınlığını sürdürdü.

    Charcot’nun tıbba ve nörolojiye belki de en önemli katkısı, büyük bir öğretici olarak, nöroloji tarihinde bıraktığı izdir. Klinik nöroloji onun zamanında bütünlüğü olan bir tıp disiplini haline gelmiştir. Charcot bilimsel gelişmenin köşe başları sayılan büyük buluşlardan hiçbirinin sahibi değildir. Ama Wechsler’in dediği gibi, nörolojiyi “çocukluk çağından” yetişkinlik çağına ulaştıran kişi olmuştur.

    Gelelim oğluyla ilgili mevzuya;

    Charcot oğlunu da zorla doktor yapar, oğlan okur, profesörlüğe kadar da yükselir. Babası ölünce de mesleği bırakır, malı mülkü satar, bir gemi yaptırır, dünyayı gezmeye başlar. İlginç olan geminin adıdır, fransızcasını hatırlayamıyorum ama ingilzcesi şöyle: why not daddy?

    Bu hikâye ne kadar doğrudur bilmem. Aldığım kaynak da güvenilirliğinden emin değil. Benim yazacaklarım bu kadardı. Okuduysanız teşekkür ederim. Maalesef 21. yüzyılda Wikipedia’ya erişimim olmadığı için yararlandığım sınırlı kaynaklar filozof.net ve ekşisözlük’tü. Tekrar teşekkürler.
  • Güçlü ve renkli mizacının yanı sıra fizik dünyasının en büyük ismiydi Stephen Hawking.. Cambridge yıllarında kendisine motor nöron hastalığı teşhisi kondu ve vücudunun işlevini neredeyse tamamen yitirdi; 1964 yılında ilk eşi Jane ile evlendiğinde 3-4 yıllık ömrünün kaldığı söyleniyordu. Ama o, bilim dünyasında bilinen teoremleri nasıl tersine çevirdiyse bu görüşü de tersine çevirdi ve geçtiğimiz yılın 14 Mart’ına kadar yaşamını sürdürdü. Çalışmaları, hayatı ve bilinmeyenleri ile Prof. Dr. Stephen William Hawking sizlerle..

    Birinci Dünya Savaşında hasar görmüş; İkinci Dünya Savaşında önemli merkezlerden birisi olan Almanya, Hawking’in ailesi için de büyük tehlike arz ediyordu. Bu nedenle aile, Hawkins doğmadan önce kısmen güvenli Oxford’a taşındı. Oxford’da 8 Ocak 1942 (Galileo’nun ölümünden tam tamına 300 yıl sonra) yılında dünyaya gelen Stephen Hawking, başarılı bir biyoloğun ve zeki bir anneni oğluydu. St. Albans’taki başarılı kolej kariyerinde matematiğe adeta aşık oldu ve ilgisini sayısal işlemlere yöneltti. Fakat okulun matematik bölümü mevcut değildi.

    Bu yüzden onun yerine fizik öğrenimi görmeye başladı. Üç yıl sonra doğa bilimlerinde birinci sınıf onur madalyasıyla ödüllendirildi. Ardından da; Oxford Üniversitesi’ni birincilikle bitirip Cambridge Üniversitesi’nde kozmoloji (evren bilimi) doktorası yaptı. Eğlenceli geçen Cambridge yılları ona ALS hastalığını getirdi, ama o pes etmedi. Doktorlar, 1964 yılında ilk eşi Jane ile evlenme hazırlığı yapan Hawking’in iki ya da üç yıl ömrü kaldığını söylüyordu. Ama rahatsızlığı beklenenden daha yavaş ilerledi. Çiftin üç çocukları oldu. Akademik kariyeri ise aynı çizgide başarılı gidiyordu. Doktorasını aldıktan sonra ilk önce araştırma asistanı, daha sonra Gonville and Caius College’de profesör asistanı oldu.

    1973’de Gökbilim Enstitüsünden ayrıldıktan sonra Stephen Hawking, Uygulamalı matematik ve Kuramsal fizik bölümüne geçti. 1979’dan sonra matematik bölümünde Lucasian matematik profesörü oldu. Bu profesörlük 1663 yılında üniversite parlamento üyesi olan Henry Lucas tarafından kurulmuştu. İlk olarak Isaac Barrow sonra 1669’da Isaac Newton’a verilmişti.

    Hawking, evrenin temel prensipleri üzerine çalıştı. Roger Penrose ile birlikte Einstein’ın Uzay ve Zamanı kapsayan Genel Görelilik Kuramının, Big Bang’le başlayıp karadeliklerle sonlandığını gösterdi. Bu sonuç Kuantum mekaniği ile Genel Görelilik Kuramı’nın birleştirilmesi gerektiğini ortaya koyuyordu. Bu yirminci yüzyılın ikinci yarısının en büyük buluşlarından biriydi. Bu birleşmenin bir sonucu da karadeliklerin aslında tamamen kara olmadığını, fakat radyasyon yayıp buharlaştıklarını ve görünmez olduklarını ortaya koyuyordu. Diğer bir sonuç da evrenin bir sonu ve sınırı olduğuydu. Bu da evrenin başlangıcının tamamen bilimsel kurallar çercevesinde meydana geldiği anlamına geliyordu.. Bu kuramını popüler kültürde de anlaşılabilir kılmayı başarmış ve asıl övgüleri burada almıştı.

    Geçirdiği soluk borusu ameliyatı nedeniyle sesini de yalnızca ses birleştirici cihazla kullanabilmesine rağmen 1988’de evren bilimi rehberi olan Zamanın Kısa Tarihi: Büyük Patlamadan Karadeliklere kitabını yazdı. Kitap, 10 milyondan fazla kopya sattı ama Hawking, bunun ‘hiç bitmeyen en popüler kitap’ olduğunun farkındaydı. Hawking, kara deliklerin kuantum fiziğinin izin verdiği ölçüde dalgalanmasıyla yarattığı enerji parçacıklarının etkileşip birbirlerini yok etmesiyle ilgili yaptığı ve ‘Hawking Radyasyonu’ olarak bilinen teoriyi keşfetti. İngiliz bilim insanı çözümleri hesaplama veya deney yapmadan görselleştirme yeteneğiyle biliniyordu. Belki de en ilgi çekici olan, evrenin belirlenen yasalara göre geliştiğini söylediği ‘Her şeyin teorisi’ydi.

    İngiliz profesör, hastalığının kendisine bazı faydaları olduğuna inanıyordu, rahatsızlanmadan önceki hayatından ‘sıkıldığını’ söylemişti. Hastalığı nedeniyle birilerinin bakımına muhtaçtı. Kendisine 20 yıldan uzun bir süre bakan eşine duyduğu saygıyı her fırsatta dile getiriyordu. Eşini, 1995’te evlendiği bir hemşire için terk etmesi yakınları ve arkadaşları için şaşırtıcı olmuştu. Hawking, 2000 yılından sonra Cambridge’teki Addenbrooke Hastanesi’ni çeşitli rahatsızlıkları nedeniyle sık ziyaret etmeye başladı.

    Hawking’in yıllarca sözlü ve fiziksel olarak istismar edildiği iddiaları üzerine polis, çevresindeki bazı kişileri sorguladı. Elektrikli tekerlekli sandalyesini çoğu zaman dikkatsizce kullandığı bilinen Hawking, vücudundaki yaraların fiziksel istismardan kaynaklanmadığını söylüyordu. İddialarla ilgili ise herhangi bir işlem yapılmadı.

    Özel yaşamı ve bilim kariyeri dışında medyanın da büyük ismiydi Stephen Hawking. 2014 yılında vizyona giren Her Şeyin Teorisi filmi Holywood dünyasında bomba etkisi yarattı; Hawking’in hayatı ilk eşi Jane Hawking’in tanıklıkları ve yaşadıklarına dayandırılan filmde Hawking, Eddie Redmayne tarafından canlandırıldı. The Simpsons çizgi dizisinde birçok kez kullanılmış ve popüler sitcom Big Bang Theory’de de aynı şekilde adından sıkça söz ettirmiş hatta bazı bölümlerde rol bile almıştır. Discovery şirketinin hemen hemen bütün kanallarında belgesellere konu olmuş, teorileri Neil DeGrasse Tyson tarafınfan programlaştırılmış ve birçok insana mentorluk yapmıştır. Yani insanlığın en büyük kazançlarından birisidir Stephen Hawking.

    Stephen Hawking Hakkında Bilinmeyenler
    -Birçok bilim insanı gibi onun da notları kötüydü. 9 yaşındayken sınıfının en kötü notlarını alan Hawking, okul hayatına uyum sağlayamıyordu. Onu diğer arkadaşlarından ayıransa bitmek bilmeyen merakıydı. Saat, radyo gibi her türlü elektronik eşyayı parçalayan ve onları keşfetmeye çalışan Hawking’in takma adı da ‘Einstein’ olmuştu.

    -Eğitimin ve okumanın çok önemli olduğu bir evde büyüdü. Ailesi yemek yendiği sürede kitap okurdu ve akşam boyunca evde büyük bir sessizlik olurdu.

    -Oxford yıllarında yaşadığı yalnızlık ve sıkıntıdan kurtulmak için okulun kürek takımına katılmıştı. ALS teşhisi konmadan bile fiziken çelimsiz olan Hawking, kürek takımında dümenci konumundaydı. Böyle iri olmayan kişiler, kürek takımında kürek çekmeyip yön ve hız verme amaçlı dümen pozisyonunda görev alıyordu.

    -Hawking’in başlıca başarılarında biri, 1983’te evrenin sınırlarının olmadığı kuramını ortaya atmasıdır. Hawking ve Hartle evrenin şekli ve doğasını anlamak amacıyla, kuantum mekaniği ve genel görelilik kavramlarını birleştirerek evrenin kapsanan bir varoluş olduğunu, ancak yine de sınırları olmadığını gösterdiler.

    -Stephen, 1979 Albert Einstein Madalyası , 1982’de İngiliz İmparatorluğu Nişanı (Komutan) ve 1988’de Fizikte Kurt Ödülü gibi çok önemli olan ödülleri kısa sürede koleksiyonuna ekledi.

    -2004 yılında, deha Hawking kara deliklerle ilgili 1997’de girdiği bir iddiayı bilim insanı arkadaşının kazandığını ve kendisinin yanıldığını sık sık dile getirirdi.

    -Kendisinin bir de çocuk kitabı var! 2007’de Hawking ve kızı, Lucy Hawking, birlikte “George’un Evrene Açılan Gizli Anahtarı” adlı kitabı yazdılar. Kitap, ailesinin teknoloji karşıtlığına başkaldıran George adındaki bir oğlan çocuğu ile ilgili kurgu hikayeyi barındırıyor. George komşularıyla arkadaşlık kurmaya başlar, bunlardan biri bilgisayarı da olan bir fizikçidir. Bu güçlü bilgisayar, George’un uzaya girmesi ve orayı görmesi için kapılar (portallar) sağlar.

    -2007’de, 65 yaşındayken Stephen Hawking hayatının yolculuğunu yapma fırsatı yakaladı. Zero Gravity A.Ş. sayesinde sıfır-yerçekimini yaşayıp tekerlekli sandalyesinin dışında havada durabildi.
    -Uzaylılara inandığını sık sık dile getirirdi.

    -Eddie Redmayne, Her Şeyin Teorisi filminde sergilediği performansla Oscar ödüllerinde “En İyi Erkek Oyuncu” ödülünü aldı. Film bu ödülün dışında 4 tane daha ödül kazandı.

    #Unutulmayacak Sözleri#

    -“Einstein, ‘Tanrı zar atmaz’ derken hatalıydı. Kara deliklerin varlığı, Tanrı’nın yalnızca zar atmakla kalmadığını, bu zarları göremeyeceğimiz yerlere atarak bizi şaşırttığını da gösteriyor”

    – Zamanın ve Uzayın Doğası kitabı, 1996

    -“Kitaplarımın, havalimanlarındaki kitapçılarda satılmasını istiyorum” – ‘New York Times röportajında, 2004

    -“Ünlü olmamın kötü yanı, tanınmadan dünyada herhangi bir yere gidemiyor olmam. Siyah güneş gözlüğü ve peruk takmam yeterli değil. Tekerlekli sandalye beni ele veriyor” – Bir İsrail televizyonundaki röportajından, Aralık 2006

    -“Eğer istiyorsa kurbanın kendi hayatına son verme hakkı olmalı. Ama ben bunun büyük bir hata olacağı kanısındayım. Yaşam ne kadar kötü gözükürse gözüksün, her zaman başarılı olacak bir yol vardır. Hayat varsa, umut da vardır.” – Çin’de bir yayın organına verdiği röportajdan, 2006

    -“21 yaşına geldiğimde beklentilerim sıfıra inmişti. Ondan sonra olan her şey bonus oldu” – ‘New York Times röportajından, 2004

    -“Son 49 yıldır erken bir ölüm olasılığı ile birlikte yaşadım. Ölümden korkmuyorum ama ölmek için acele de etmiyorum. Daha yapmak istediğim çok şey var.” – Guardian gazetesindeki röportajdan, Mayıs 2011

    -İnsanlarla uzaylıların temas etme olasılığı hakkında:

    “Bunun bir felaket olacağı düşüncesindeyim. Muhtemelen dünya dışı varlıklar bizden çok ileride olacaklardır. Gezegenimizde, gelişmiş ırkların daha az gelişmiş olanlarla buluşmalarının tarihi çok iç açıcı değil. Üstelik bunlar aynı türdüler. Bence dikkat çekmememiz gerek.” – The National Geographic Channel’da yayımlanan bir programdan, 2004

    Sözleri, çalışmaları, hayatı ve mizacı ile inanılmaz bir kazanç olan Stephen Hawking, geçtiğimiz yıl 14 Mart’ta aramızdan ayrıldı. Ölümünün birinci yıl dönümünde onu sizlere hatırlatmak ve bilmeyen gençlere de tanıtarak bilim dünyalarını genişletmek istedik. Efsanenin anısına..

    Yazar/Editör: Kuzey Kılıç

    Kaynaklar:
    https://science.howstuffworks.com/...-stephen-hawking.htm
    http://www.hawking.org.uk/about-stephen.html
    https://www.brainyquote.com/...ephen_hawking_quotes
    Beyinsizler Uygulaması
  • Als waere ich im namen saemtlicher unterdrückten völker der ganzen erde aufgestanden.
  • Ölmekten başka çaresi kalmayan bir kadının hikâyesi bu. ALS hastasıydı. Ağrısını dindirmenin başka bir yolu kalmamıştı. Acılar içinde eriyerek kaybolmaktansa ‘ötenazi’ hakkını kullanan ABD’li sanatçı Betsy Davis, ‘bu taraf’taki son 48 saatini her ayrıntısını planladığı bir partiyle, dostlarıyla kutladı. Giderayak insanoğluna hayatın sıcaklığı, ölümün hafifliği üzerine küçük bir masal anlattı.
    Bilinmezlikten, bilmediğinden korkar insan. Kimse bilmez ölümün aslında ne olduğunu. Bu yüzden insanlığın en büyük korkusudur ölmek. Kim bilir belki de Sokrates haklıdır. Belki de: “İnsana verilen en büyük iyiliktir” ölüm. Betsy Davis’in hayatta en sevdiği alıntılardan birinin bu olması tesadüf değildi. Hayatını tesadüflere bırakmayan, yaşamını heykelle, resimle, sanatla anlamlandıran biri için belki de tek tesadüf, ummadığı bir anda ölümcül bir hastalığa yakalanmasıydı.
    “Elimin ve kollarımın gücünü çok çabuk kaybetmeye başladım. Tüplerden beslenerek, makineye bağlı nefes alarak yaşamak istemiyorum. Vücudumun içinde sıkışmaktansa özgür bir ruh olmayı tercih ederim” diye yazmıştı kız kardeşine yolladığı bir e-mail’de.
    ALS hastalığını, kaçınılmaz sonu öğrenince bir gece oturup ‘ölmeden önce yapılacaklar’ listesini çıkarmıştı. İlk sırada hep görmek istediği Japonya vardı, son sıradaysa ‘son kez en sevdiklerinle bir parti ver’ maddesi... Listeyi neredeyse tamamlamanın verdiği huzurla son maddenin hazırlıklarına başladı.
    SON AKŞAM YEMEĞİ: PİZZA VE MEKSİKA DOLMASI
    30’dan fazla insan ‘gözyaşlarını kendilerine saklamak’ şartıyla ölümün kutlanacağı bu partiye katılmayı kabul ettti. Kimisi Chicago’dan, New York’tan uçtu, Kaliforniya’nın farklı noktalarından kalktı, Betsy’nin Kaliforniya’nın güneyindeki, bir dağ kasabası olan Ojai’deki evine geldi. Betsy, son 48 saatini en ince detaylarıyla planlamıştı. En sevdiği dükkândan peyniri, şarküterisi bol dilim dilim pizzalar hazırlattı, çok sevdiği bir tür Meksika yemeği olan içi mısır ve kıymayla doldurulmuş kızarmış dolmalık kırmızı biberleri unutmadı. Bir kadın arkadaşı çellosunu getirmişti, öteki armonikasını... Ekip, akşama doğru verandaya çıktı; enstürmanlara mırıldanarak eşlik etti. İlerleyen saatlerde sinema odasına geçildi, Betsy’nin ‘hayatımın filmi’ dediği 2013 yılı, Şili/Fransa yapımı, bir Alejandro Jodorowsky filmi olan ‘Gerçeğin Dansı’ (The Dance Of Reality) izlendi. Ertesi günü daha da neşeli kılmak istedi. Herkesi tek tek odasına çağırdı. Dolabındaki abuk kıyafetleri denemelerini ve hatıra olarak bir parça almalarını istedi. Sanki bir moda komedisi; kahkahalar, ‘selfie’ler...
    AKŞAM KIZILLIĞINA VEDA
    Ünlülere yöneltilen anketlerde denk geldiği “Nasıl ölmek istersiniz?” sorusuna karşılık hep “Güneş batımını izlerken uyuyakalmak” diye mırıldanırdı içinden. Yatağıyla az ilerdeki tepeye götürmelerini isteyecekti.
    Yatağı kimin süreceğine bile karar vermişti. Kız kardeşi? Fazla kırılgan. Doktoru? Fazla ‘teknik’. Sinemacı dostu Niels Alpert’tan rica etti.
    Ölmek için en iyi saati düşündü. Hem güneşin batışını kaçırmamak hem gece yarısı olmadan bilincinin kapanmasını istiyordu. İlaçların 4 saat içinde etkisini göstereceğini bildiği için 6:45’i seçti. 6:30’da bakıcısı, doktoru ve kız kardeşinin yardımıyla parti kıyafetini çıkardı, son Japonya seyahatinden aldığı beyaz mavi çizgili kimonosunu geçirdi. Pentobarbital, morfin ve bir tür sakinleştirici olan kloral hidrattan oluşan ölüm kokteyli hazırdı. Üzerine biraz hindistancevizi sütü, bir kaşık şeker ve bir tutam tuz eklenmesini rica etti. Son nefesini verirken ağzında kalacak tada bile çoktan karar vermişti: Mayhoş, tropikal bir hindistancevizi tadı.
    Herkese el sallayarak tekerlekli yastığıyla partiden ayrıldı. Arkadaşı istediği noktaya kadar sürdü onu, tam güneşe doğru. Akşam kızıllığını derin derin içine çekti, yüzünü ısıtan güneş karşısında kocaman gülümseyerek uykuya daldı. Yara almadan ölmeyi seçti. Ölmenin bin yıllık tarihini yeniden böyle yazdı. O meşhur sözü bir kez daha hatırlattı: “Hiç kimsenin bu dünyadan canlı çıkacağı yok.”

    Yaşanmış Hikayeler
    Cüneyt CEYLAN
  • 382 syf.
    ·6 günde·Beğendi·9/10
    Gabor Mate ile tanışmam ilk olarak https://youtu.be/HZsuBKDSEm4 konuşması ile oldu ve kendisine bayıldım! .. Hemen Türkçe ye çevrilmiş bir kitabı var mı yok mu diye bakındım ve olduğunu görünce, vakit kaybetmeden aldım :)

    Kitabın içeriğinde; konu stres kavramı ve insan vücudu üzerindeki etkileri açıklanmaya çalışılmıştır. Sonrasında; ALS, MS, Skleroderma, kanser türleri (meme, testis, bağırsak,yumurtalık, akciğer, cilt, prostat vb.), iritabl bağırsak sendromu, alzheimer ve astım hastalıkları üzerinde durulmuştur. Çocukluktaki yoksunluk ve bunun bastırma davranışı ile ilişki ve bağlantıları incelenmiş, anlatılmaya çalışılmıştır.
    Bahsetmek istediğim ve çok önemli olduğunu düşündüğüm başka bir terim ise “Psikolonöroimmünoloji” kavramıdır ve kitapta çokça üzerinde durulmuştur. Bu kavram; zihin ile bedenin birbiri ile etkileşim halinde olduğunu, ayrı olarak değerlendirilemeyeceğini anlatır. (Kitapta ayrıntılı olarak açıklanmıştır)
    Sonrasında, kitap 19 bölümden oluşmakta ve yazar her bir bölümde farklı bir konu işlemektedir. Verdiği örnek vakalar kendi hastalarındandır.
    Bunun haricinde; ünlü fizikçi Stephen Hawking, eski ABD başkanı Ronald Reagan, Gulliver’in Gezileri yazarı Jonathan Swift gibi ünlü kişilerin hayat ve hastalıkları hakkında örneklerde mevcut bu müthiş eserde.
    Zihin ve beden ilişkinizi, ayrıca geçmiş yaşantınızı da dahil ederek ilginç bir yolculuğa çıkmak isterseniz bu kitap tam sizlik emin olun :)
    Bir kaç alıntı yaparak keyifli okumalar dilemek isterim :)

    “Ciddi bir hastalıkla boğuşan hastalarımın hemen hepsi yaşamlarının önemli bir alanında hayır demeyi öğrenememiş kişilerdi.”

    “Ünlü fizyolog Walter Cannon’ın telkin ettiği üzere, bedenlerimizde bir bilgelik yatıyor.”

    “Kanserin en çok ‘çaresizliğe meyilli kişiliğe’ sahip ve önceki altı ayda çözülmemiş çaresiz bir hüsran duygusu yaşamış kadınlarda oluşma eğilimi gösterdiğini tespit etmişlerdir.”

    “Sağlık üç temele dayanır: beden, zihin ve spiritüel bağlantı. Bunlardandır herhangi birinin yok sayılması denge yitimine ve hastalığa davetiye çıkarmak anlamına gelir.”