Bilge Karasu – Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı’nı okuduğumda kitabı beğendim. Kitabı kapatıp elime aldıktan, bir nesne olarak onu sahiplinden sonra bu eserin “neyini beğendim” sorusunu kendime sordum. Beğenmiştim, orası kesin. İrdeleyip neyini beğendiğim üzerine kafa yorarsam kitabın aurasını kaybedeceğinden çekinsem de düşündüm.
Herhangi bir kitabı beğenmemdeki en büyük etken genelde o kitabın zihnimde canlandırdığı –ya da canlandırmayı denediği- atmosferdir. Bu atmosfer, kitabı kapattıktan sonra aklımda hangi imge kalıyorsa odur: deniz, ova, vadi, köy, orman, yaz, kış, kütüphane, tren, müze, balo, kumarhane, meyane, askeriye, meclis vd. Söz konusu kitabın aklımda bıraktığı atmosfer de çok tabii bir şekilde “Ada”dır.
Karakter Andronikos sandalının içinde söz konusu adaya yaklaşırken başlayan roman daha sonraları düşünsel yolculuklar aracılığıyla adadan uzaklaşsa da karakterin ve kurgunun ayağı adaya bastığı için bu imge kaldı. Bunu düşünüp kitabı tekrar karıştırmak üzere kapağını açtığımda fark ettiğim şey Bilge Karasu’yla anlaştığımızı anlatıyor bana: söz konusu hikâyeyi anlatan bölümün adı “Ada”.
Kanımca edebiyat yalnız insanların uğraşıdır. Melankolinin özellikle edebî romanlarda sık sık karşımıza çıkan baskın bir duygu olmasının altında da bu yatar. Sosyal bir varlık olan insan çevresiyle bağ kuramazsa yalnızlaşır, yalnızlaşan insan karamsarlaşır. Karamsarlıksa bulaşıcıdır. Bir kitabı okumayı bitirdiğimizde, benliğimize, gayet insani bir duygu olan zafer duygusuyla birlikte bir virüs de girer; karamsarlık.
Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı’nı bitirdiğimde içime zafer duyguyla birlikte giren his, huzurdan başka bir şey değildi. Denizin kokusu bütün olumsuzluklarından arındırılmış, en iyi biçimde idealize edilmiş olarak ciğerlerime dolmuştu. Andronikos’un saflığını