Merhabalar Fidan hanım kitabın yorumu ile geldim.
Bazı yazarlar vardır; kelimeleri sadece yan yana dizmez, sizi kendi dünyalarına misafir ederler. @akyuz_sinan da o kalemlerden biri… Her kitabında gerçek hayatın acılarını, sırlarını, umutlarını bize yeniden hatırlatıyor. Bu kez onun satırlarında Fidan Hanım’ın hikâyesine konuk oluyoruz.
Her şey, Ayorgi Kilisesi’nde yakılan bir mumla başlıyor… Fidan’ın hayatında açılan küçücük bir ışık, yanına gelen genç bir adamın “Mumumu sizin ateşinizle yakabilir miyim?” sorusuyla büyük bir aşka dönüşüyor. Büyükada’nın yaz kokan sokakları, çocukluk sevinciyle karışan duygular… Fidan’ın her yıl sabırsızlıkla beklediği o ada günleri, aslında ailesinin sakladığı büyük sırla altüst oluyor.
Ablası Anita’nın yazgısı, Burhan eniştenin gelişi, babası Ferruh Bey’in ağır yükleri… Ve Şayeste Hanım’ın, anne olmayı sadece “doğurmak” sanan tavırları. Fidan’ın içinde büyüyen kırgınlıklar, zamanla isyana dönüşüyor ve o da çareyi Maide Sultan’ın yanına sığınmakta buluyor.
Bu hikâyede herkesin bir payı var…
Han’ın sessiz omuz oluşu da, Arzu ile Akasya’nın hiç eksilmeyen dostluğu da. Ancak insan bazen en güvendiğinde, en çok hayal kırıklığına uğrar — Fidan’ın düğün gününde yaşadığı sarsıntı tam da bunun örneği. Yıllar önce bir falcının “Uğursuzluğunuzu bana bulaştırmayın,” sözü, yaşananlarla birleşip kaderine bir düğüm daha atıyor.
Ferruh Bey’in sakladığı gerçekleri okurken “Ben olsam ne yapardım?” diye düşündürüyor insanı. Han’ın sevgisi, Şayeste’nin anneliği, Maide Sultan’ın duruşu… Her karakter insana vicdanını yoklatıyor.
Sinan Bey’in kalemi yine en güçlü yerinden vuruyor;
okuru hikâyenin içine çekiyor, sahneleri gözünüzde canlandırıyor, kalbinize ince bir sızı bırakıyor.
Hayatta en zor şey vedalaşmaktır; söylenemeyen sözler, yarım kalan