Anneniz, sizinle konuşması gereken önemli bir konu olduğunu söy-lediğinde vakit panikleme vaktidir. Başınızdan aşağı kaynar sular dökülür. Etekleriniz tutuşur. Avuçlarınız terler. Sıcak basar ve nefes alamamaya başlarsınız.
Daha da kötüsü, o güne kadarki ömrünüzün her anını zihninizden geçirirsiniz. Sakladığınız karneler, kötü notlar, banyo ışığını kapatmadığınız için yediğiniz azarlar, duşta bıraktığınız uzun saç telleri, musluğun üzerindeki aynada kalmış su damlacıklarının izleri...
En son ne bok yedim, diye düşünürsünüz.
İnsanlar gözyaşlarınızı gördüklerinde sizin ellerinizi, sözlerinizi ya da söylediğiniz herhangi bir şeyi takip etmeyi bırakırlardı. Yaşların öfkeden, üzüntüden, korkudan veya hayal kırkılığından olmasının önemi yoktu. Gördükleri tek şey ağlayan bir kız olurdu.
Kitaplar. Bir sürü kitap. Kapakları yepyeni, dokunulmamış gibiydi. En son okuduğum yazarı aklında tutmuş, V. E. Schwab'ın okuduğum kitabı hariç tüm kitaplarını almıştı. Ama beni en çok şaşırtan, başka bir şey-di... Her kitabın yanında, kapaklarla kusursuzca uyumlu post-itler vardı.