anayurt özlemi çektiği İsviçre’den büyük beklentilerle geldiği Petersburg’da, tanıştığı insanların yaşamlarına hızla adapte olan Prens Mışkin(sara hastası aynı zamanda da), ruhunun labirentlerini çılgınlık, tutku ve hastalıkla geçmeye uğraşır.. bir fotoğraf görür, aşkı hisseder, kalan tek akrabasını ziyaretiyle başlayan çetrefilli yolculuğu, bambaşka kapılar açar budala görünümlü gencimize.. kitabın sonuna doğru Tanrı üzerine düşünceler, insan ilişkilerindeki değişkenlikler ve kanser olan İppolit’in mektubu, hikayenin sivri kayaları gibiydi.. Aglaya ve Nastasya Filippovna ikilemleri ruha batan kemiklerdi ayrıca.. sona yaklaşırken yazarın dağıttığı ne varsa özenle toplayıp katlaması ve sonda okuyucuya sunduğu final ise; yine ustalık derecesindeydi..