Kim ne dedi bilmem, umrumda da değil Dünyayı kurtaramam belki ama içimden biri diyor ki devam et fazla düşünme ○ yüzden burdayım hala, en hafif halimle
Müzik
Cumhuriyet'i kuran çekirdek kadro (bürokratlar, subaylar ve aydınlar) aslında tam anlamıyla bir "burjuva" değildi; devlet sınıflarından geliyorlardı. Ancak Anadolu'da Millî Mücadele'yi örgütlerken mecburen taşra eşrafıyla, ağalarla ve kasaba zenginleriyle ittifak kurdular. Bir yanda Batılılaşmayı, pozitivizmi ve radikal modernleşmeyi hedefleyen Ankara elitleri vardı. Diğer yanda ise parasını, toprağını ve gücünü korumak isteyen, zihniyeti tamamen kasaba ölçeğinde kalmış bir yerel burjuvazi. Bu ittifak başarıya ulaşıp yeni devlet kurulduğunda ve tek parti dönemi kurumlaştığında, o kurucu elit sınıfı hızla "devlet seçkinlerine" dönüştü. Halkçılık ideolojide kaldı; pratikte ise halktan kopuk, tepeden bakan, bürokratik bir aristokrasi yaratıldı. İşte o "saraylı edası" tam burada başlar. Osmanlı'nın o eleştirdikleri ceberut, halka mesafeli devlet geleneği (Babıali zihniyeti), bu kez smokin giymiş bürokratlar eliyle Çankaya’da ve Ankara’nın lojmanlarında yeniden üretildi. "Halk için, halka rağmen" derken, halkı sadece eğitilmesi ve dönüştürülmesi gereken bir kitle olarak gördüler; kendi oturdukları fildişi kuleyi ise yeni bir saray gibi konumlandırdılar. İşin ironik kısmı, o yukarından bakan "saraylı" edasına karşı en büyük bayrağı, yine o ittifakın diğer ayağı olan kasaba burjuvazisi açtı. Demokrat Parti, tam olarak o Ankara elitlerine öfkeli olan taşra sermayesinin, esnafın ve köylünün sesi olarak sahneye çıktı. Ama ne oldu? Menderes ve kadroları (ki kendisi de büyük bir toprak ağasıydı) gücü eline geçirir geçirmez, onlar da o eleştirdikleri güç sarhoşluğuna ve kendi tahakküm mekanizmalarına saptılar. Yani "saraylı" değişti ama o tepeden bakan, gücü tekeline alan zihniyet yapısı hiç değişmedi. Bugün yaşadığımız tıkanıklığın kökü de buraya dayanıyor: Türkiye'de hiçbir
Tarih
Hangi tür kitapları seviyorsun? 🔎 Polisiye 💕 Romantik 🚀 Bilim Kurgu 🏰 Fantastik 📖 Klasik 🧠 Kişisel Gelişim 🏛️ Tarih 😱 Gerilim
İzlediğim diziden konuşucam)
youtu.be/SQnglFtGjqs?si=... bunu dinleyin olur mu?) Ben sınava hazırlanıyorum (inanirmisiniz sınav aylarında dizi bir merak uyandırır sormayın) Geçelim konumuza bu 3 sezonluk belki bilen bilir ismi ilk ve son ben bunun 2 ci sezonunu izledim İlk sezonunu izleyemedim hiç merak uyandırmadi ama sanırım 3 sezon da konu olarak aynı. 2 sezonda kahramanlarımız ikiside yaralı... Peki iki yaralı kuş bir yuva ola bilir mi? Olamıyor... Malesef işte iki tarafta ailesinden yaralı biri annesi gibi diğeri de babası gibi olmak istemiyorken.. İstemediği kişilere dönüşüyorlar bir birlerinin nerden yaralı olduklarını bildikleri için işte ordan da kırıyorlar... Peki çocuk olursa? İşte malesef.... Son bölümünde onlar yemek masasında barışır gibi olsada... Çok şey öğreniyorsun gerçekten tavsiye ederim 6 bölümden oluşuyor... Birde 'İstanbul aksiklopedisi' de harikaydı gerçekten. Bu günde Masumiyet müzesine başladım)
Dizi
İlişkilerin Çöküşü: Kalabalıklar İçinde Büyüyen Yalnızlık
İnsanlık tarihinin hiçbir döneminde insanlar bugünkü kadar birbirine yakın görünmemişti. Bir tuşa dokunarak dünyanın öbür ucundaki insanla konuşabiliyor, saniyeler içinde yüzlerce kişiye ulaşabiliyoruz. Fakat bütün bu iletişim imkânlarına rağmen insanlık, belki de tarihinin en büyük yalnızlık dönemlerinden birini yaşıyor. Çünkü iletişim arttı, ama ilişki azaldı. Sesler çoğaldı, ama samimiyet kayboldu. Bugünün insanı her şeyden önce tüketmeye programlanmış durumda. Sadece eşyaları değil, duyguları, dostlukları ve insanları da tüketiyor. Bir zamanlar yıllarca süren dostluklar, bugün birkaç yanlış anlaşılmanın ardından çöpe atılabiliyor. Bir zamanlar emekle büyütülen ilişkiler, bugün birkaç mesajla sonlandırılıyor. Çünkü modern toplum insanlara sabretmeyi değil, vazgeçmeyi öğretiyor. İlişkiler artık bir gönül bağı olmaktan çok bir çıkar ortaklığına dönüşmüş durumda. İnsanlar karşısındaki kişiye "Sana ne verebilirim?" diye sormuyor; "Senden ne alabilirim?" diye yaklaşıyor. Dostlukların yerini menfaat, sevginin yerini sahip olma arzusu, sadakatin yerini geçici heyecanlar alıyor. İnsanlar birbirlerini anlamaya değil, kullanmaya çalışıyor. Kullanamadıklarında ise sessizce uzaklaşıyorlar. Sosyal medya bu çürümenin en görünür sahnesi haline geldi. Herkes mutlu, herkes başarılı, herkes kusursuz görünmeye çalışıyor. Gerçek hayatın kırıkları filtrelerin arkasına saklanıyor. İnsanlar artık yaşamak için değil, paylaşmak için yaşıyor. Bir kahve içmeden önce fotoğrafını çekiyor, bir dostla konuşmadan önce paylaşımını düşünüyor, bir ilişkiyi yaşamadan önce onu nasıl sergileyeceğini planlıyor. Gösteriş, samimiyetin önüne geçmiş durumda. Daha da acısı, insanlar artık birbirlerine tahammül edemiyor. En küçük fikir ayrılığı düşmanlık sebebi sayılıyor. Herkes konuşuyor ama kimse dinlemiyor.
Eleştiri
Harry Potter ve Azkaban Tutsağı kitabında Ron, Hermione’nin kedisin kendi faresini yediğini düşündüğü için Hermione ile kavga etmişti ve Harry de Hermione ile konuşmamaya başlamıştı. Harry Potter ve Ateş Kadehi kitabında Ron, Harry’nin onu kandırdığını düşündüğü için Harry ile konuşmayaya başlamıştı ama Hermione hep Harry’ye destek olmuştu.
“Sizi sevmeyeni sizde sevmeyin taviz vermeyin gururunuz var onun hatrına da olsa düşmeyin asla,ama hayata da direnin…”