Okuma etkinliğine bugün biçilen paha, niteliksel olmaktan çok çok uzaktır. Yeni kuşak olarak böyle yaklaşır olmamızın nedeni söz konusu etkinliğin artık araçsallaştığının bir göstergesidir. Mevcut koşullar kıskacında artık bir lüks olan okuma eyleminin insana kattığı pek de görülür bir etkisi var değil açıkçası. Yerli yersiz her şeyin saçma bir biçimde sorgulandığı, ama bu sorgulamaların birçoğunun bir çeşit “canlılık tepkisi” olduğu herkesin malumudur. Salt “ne kadar?” ve “ne” sorusu üzerinden durumun vahametini kolayca anlaşılabilir kılabiliriz. “Ahmet 100 adet kitap okumuştur.” Kitap denince eşyanın öznelliği her şeyden daha çok öne çıkıyor. En kral bilimsel teorik eser bile farklı biçimlerde ele alınıp nesnelliği sorgulanırken biz herhangi bir eser üstüne öznel bir yargıya varamayız, öyle mi? Yesinler! Wittgenstein, “Dünya olguların toplamıdır, şeylerin değil.” derken neden doğrudan bütün olguları bünyesinde bütünleyen “olay” kavramını kullanmak yerine, olguları tercih etti dersiniz? Çünkü, daha sonrasında da vurguladığı gibi, “insan deneyimlerini, tanım ve anlamların karşıladığı nesnelerden bağımsız düşünmek imkânsızdır.” Kitap da onca nesneyi karşılayan anlamlarla dolu olduğuna göre okumak, nesnel bir anlayıştan ayrı olarak genellikle sözkonusu öznel deneyim/anlamlarla doludur. Örneğin bir şeyin niceliğini sorgulamak bizim daha çok biçimci bir bakışla yaklaştığımızı imlerken, onun “neliğini” sorgulamak ise bizzat ontolojisini ve bu yapının içerimlerini anlamaya yöneliktir.
Tabii bu durum aynı zamanda ciddi bir politizasyonun da parçasıdır. Gözetim/denetim ve gösteri ya da seyirlik toplumunda sömürü kavramı öyle çok nesne yüklendi ki aydınlamayı, ilerlemeyi amaçlayan onca yapıt da bu epistemolojik buhrandan payını aldı. Hayır, sirkülasyon böylece tam olarak