Akıl gövdeyi asla terk edemez ve belli durumlarda terk etmesi gerektiği düşüncesi de oldukça safça geliyor bana. Çünkü düşünmek her zaman yargılamak (ya da hissetmemek) anlamına gelmez, insanın kendi dünyasından çıkması, başkasını
düşünmesi, başkasının halinden anlaması, bir başkasının gövdesiyle bütünleşmesi, onun hissettiği zevki hissederek davranması, onunla ve onun için doruğa ulaşmak anlamına da gelir.
Akıl olmasa, gövde yalnızca kendi zevklerini düşünür olurdu, eşzamanlılık olamayacağı gibi, ötekini uyaran yollara düşmek gibi bir kaygı da hissedilmezdi. İnsan bir şey hissetmiyorsa, o zaman düşünmeli. Ahengi kuran, nabza göre şerbet veren akıldır. Gövde kendi haline bırakılmış olsa, o zaman bir tarafta bir
deli, öteki tarafta ise korkmuş, dindar bir bakire olurdu.