Aşkın kaprisli, izahsız, hastalık gibi doğan bir his olduğunu söylerler ya, onun da her şey gibi kendi kanunları ve sebepleri vardır. Eğer bu kanunlar şimdiye değil pek az incelendiyse, bunun sebebi, aşka düşen insanın, izlenimlerin ruhunda nasıl sinsice yer bulduğunu, hislerini uykudamış gibi nasıl uyuşturduğunu, ilkin gözlerin nasıl kamaştırdığını, hangi andan itibaren nabzına etki ettiğini ve yüreğinin daha kuvvetli çarpmaya başladığını, dünden beri nasıl ansızın mezara kadar sadakatin, kendini feda etme arzusunun peyda olduğunu, “ben”in nasıl ağır gittiğini ve “o”na dönüştüğünü, aklın nasıl tuhaf şekilde kütleştiğini ya da mükemmelleştiğini, iradenin başka birinin iradesine nasıl teslim olduğunu, başın nasıl eğildiğini, dizlerin titrediğini, gözyaşlarının ve ateşlenmelerin peyda olduğunu bir bilim adamının gözleriyle tetkik edecek halde olmamasıdır.
Birbirimizi öyle ansızın, öylesine çabuk sevdik ki sanki ikimizde bir anda adeta hastalandık; bu da daha önce benim kendime gelmem engel oldu. Ayrıca, size bakan, saatlerce sizi dinleyen kim, bu büyüden ayılmanın ağır zaruretini gönüllü olarak üstlenir ki? Her bayırın başında durup kendini ordan aşağı bırakmamak için geriye bakmak kuvvetini kim, nereden bulabilir? Ben de her gün düşünüyorum; ‘Daha fazla bırakmayacağım kendimi, duracağım; bana bağlı bu.’ Ve bıraktım her defasında; ama şimdi, sizin yardımınıza ihtiyaç duyan mücadele büyüyor. Ben ancak bugün, bu gece anladım nasıl da hızlı kaydığını ayaklarımın; ancak dün bakabildim düştüğüm uçurumun derinlerine ve durmaya karar verdim…
Oysa özsaygı hayatın tuzudur! Nereye gitti o? Ya ben anlamadım bu hayatı ya da hayat hiçbir işe yaramaz ama daha iyisini de bilemedim, göremedim, kimse bana göstermedi. Sen gelip yitiyordun, bir kuyruklu yıldız gibi parlak, hızlı; bense bütün bunları unutuyordum ve söndüm…
Kendine sık sık, “Yalın yaşamak bilgelik gerektiriyor, emek gerektiriyor,” derdi ve neresi sapa, neresi engebeli, nerede düğümleniyor hayatın sicimi, nerede karışıyor bu düğümler, aceleyle bakardı hep.
En çok hülyalardan, yüzünün bir yanı dost diğer yanı düşman olan bu iki yüzlü peykten, dosttan korkardı; az inanırsan ona dost olur, tatlı fısıltılara itimat etmeye kalkarsan da düşman.