Dilek Obut, bir alıntı ekledi.
21 May 11:15

Kullukta kusur muydu ihtiras transferi?
Ne yapsam kapanmıyor platonik parantez,
sökülüyor cart curt ontolojik yamam.
Şarj olsam hasretinle, amatörce mi kaçar?
Atomu yumrukla parçalayamam...
Allah büyüktür elbet bir kapı açar.

Garanti Karantina, Murat MenteşGaranti Karantina, Murat Menteş
Uğur Güçlü, Hayvan Mezarlığı'ı inceledi.
19 May 00:34 · Kitabı okudu · 8 günde · 6/10 puan

Stephen King’in okuduğum ikinci kitabı. Daha öncekini de beğenmemiştim. Bu yazarla ilgili büyük hayal kırıklığı yaşıyorum. Sürükleyicilik desem yok, korku desem yok. Kurgu tamamen amatörce. Belki de yazıldığı dönemin eski olması bende bu etkiyi yarattı. Maalesef beğenmedim. Okuyacak olanlar umarım beğenir. Keyifle okuyun.

MAVİ DÜŞ - OKURGEZER, bir alıntı ekledi.
18 May 11:03 · Kitabı okudu · İnceledi · Beğendi · 9/10 puan

Amatörce ruhun bir şemasını çizmeye giriştim, her birimizin için- de iki güç
bulunacaktı, biri erkek biri kadın; erkeğin beyninde erkek kadına egemen olacaktı, kadının beyninde de kadın erkeğe egemen olacaktı . Bu ikisi uyum içinde bir arada yaşarlarsa, ruhsal işbirliği yaparlarsa, normal ve rahat bir beden hali doğar. Bir kişi erkekse, beyninin kadın tarafı yine de etkilidir; bir kadın da içindeki erkekle ilişki içinde olmalıdır.
Coleridge, büyük bir zihnin çift zihniyetli olduğunu söylerken belki de bunu kastediyordu. Ancak böyle bir birleşme olursa zihin eksiksiz döllenmiş olur ve bütün
yetilerini kullanır.

Kafka Okur Sayı 1, Kolektif (Sayfa 15)Kafka Okur Sayı 1, Kolektif (Sayfa 15)
inci, bir alıntı ekledi.
12 May 15:31 · İnceledi

Bizden yaşlılar, hepsi, geçmişlerine sımsıkı bağlıdırlar; onların çoluk çocukları var; meslekleri, kazançları var; onlar öyle kuvvetliler ki, savaş yıkamaz onları. Biz yirmisindekilerinse anneleri babaları var sadece; bazımızın da birer sevgilisi. Çok bir şey değil bu. Çünkü biz yaştakiler üzerinde anne, baba etkisi çok zayıftır; kızlarınki de henüz pek az. Bunlar da bir yana bırakılırsa çok bir şey kalmıyor bizlere: Biraz romantizm, birkaç amatörce merak ve okul. Hayatımız daha öteye geçmiyordu. Şimdiyse hiçbiri yok.

Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok, Erich Maria Remarque (Sayfa 17 - Epub)Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok, Erich Maria Remarque (Sayfa 17 - Epub)
Murat Sezgin, Kayıp Hayaller Kitabı'ı inceledi.
 09 May 19:42 · Kitabı okudu · 48 günde · Beğendi · 9/10 puan

Ben bu kitabı daha önce okumuşum. Siz de bu kitabı daha önce okumuşsunuzdur belki. Hayatımın olağan akışını değiştirecek, o renkli boşlukların karanlığın boğuculuğuna yenik düştüğü, peşinden koşamadığım hayallerim ellerimden kayıp giderken ben bu kitabı okumuşum. Hayatınızın olağan akışını değiştirecek, gölgeniz gibi sürekli sizi takip eden ama küçük bir kıvılcımla ateş alan hayallerinizi gözyaşlarınızla söndürmeye çalışırken belki siz de bu kitabı okumuşsunuzdur. Uçurtmaya kuyruk niyetine bağladığım, küçük bir kuşun kanatlarına tüy diye diktiğim hayallerim sert bir rüzgârda savrulurken ben bu kitabı okumuşum. Zamana yenik düşen hayallerinizi ‘ne tarafa gideceğine karar veremeyen bir saat sarkacının, ne tarafa gideceğini bilen akrep ve yelkovanı’ uğurlaması gibi uğurlarken siz de belki bu kitabı okumuşsunuzdur. İşte artık hayallerin değer verilmediği dünyaya ağlarken ben bu kitabı okumuşum ve belki siz de bu kitabı okumuşsunuzdur.

Umberto Eco Anlatı Ormanlarında Altı Gezinti kitabının 2. bölümünde bir anlatı metnini katetmenin iki yolundan bahseder. Metin her şeyden önce öykünün nasıl biteceğini bilmek isteyen birinci düzey okura yöneliktir. Bunun için metni bir kez okumak yeterlidir. Ancak diyor, metin, okuduğu metnin kendisinden nasıl bir okur olmasını istediğini soran ve kendisine adım adım gideceği yolu gösteren örnek yazarın nasıl ilerlediğini keşfetmek isteyen ikinci düzey okura da yöneliktir. Bunun için metin çok kere okunmalıdır. Hasan Ali Toptaş’ı bir kere okumayla sadece kelimelerin büyüsüne kapılırsınız ya da hiç sevmezsiniz. Ama okurken geriye dönüp bazı bölümleri tekrar okursanız ya da okuduktan sonra araştırırsanız Eco’nun ikinci düzey okuru gibi bazı şeylerin farkına varırsınız. Olaya kesinlikle sadece Toptaş özelinde bakmamak lazım. Pamuk okurken, Atay okurken, Joyce okurken ya da Sterne okurken de durum böyledir. Yakın ve tekrar okumak lazım. Bir kitabı tekrar okumuş birinin incelemelerinde hep denk geldik: Tekrar okuduğumda çok farklı şeyleri yakaladım diye. Eco da kitabının ilk bölümünde çok kere okuduğu Ateşin Kızları için şunları söylüyor: “Bana kırk yıl boyunca eşlik eden bu yeniden okuma deneyimi, bana, bir metni titizlikle incelemenin, “yakın okuma”yı uç noktalarına vardırmanın o metnin büyüsünü yok ettiğini söyleyenlerin ne kadar aptal olduğunu kanıtlamıştır.” Toptaş’ın ilk dönem metinleri de böyledir. Yakın okumalısınız. Bu yüzden bir metni yakından okuyunca neler ortaya çıkar bunun üstünde durmaya çalışacağım bugün.

Kitabın dolu ve yoğun olacağını biliyordum. Bu yüzden okuduktan sonra bir iki tane yazı okudum. Takip eden üç paragrafı o yazılardan etkilenerek yazdım. O yüzden çoğu kişinin yaptığı gibi salt ben yazdım durumunda gözükmek istemiyorum. Böyle bir şeyi yapmak yerine baştaki gibi sadece kitabın bana hissettirdiklerini yazmak isterdim ama hani bizim şu bazı takıntılarımız var ya. Bir kitabı beğenmezsiniz, mantıklı bir şekilde neden beğenmediğinizi açıklarsınız buna kabulüm, herkes kabuldür. Ama bir yazarı tek okumayla, kitabında tek noktaya takılıp kalan kısımları göz ardı etmeyle yapılan yorumlara karşıyım. Buna özellikle Türk yazar ve şairlerde karşılaşıyoruz. Bunun sonucunu gördük. Toptaş’a sapık diyeni de ergen yazar diyeni de gördük. Yine sadece Toptaş özelinde bakmayalım olaya. Mesela, Kürk Mantolu Madonna sadece bir aşkı anlatıyor diye sınırlandırılamaz. Tutunamayanlar sadece alıntı paylaşmanız için yazılmamıştır. Orhan Pamuk her yazarın politik olduğunu biliyordu (bizim anladığımız manada değil) o yüzden siz siyasi sebeplerden dolayı eleştiresiniz diye o romanları yazmamıştır. Bu gibi şeylere takıldığımız için yazar ve şairlerin yaptıkları, anlattıkları hep havada kalıyor. Bunun bir sebebi de her kitabı kendi hayatlarımıza uydurmaya çalışmamız. Bir romanı benimsemekle hayata uydurmak arasında dağlar kadar fark var. Roman kendi sınırları içinde bir bütündür. Bizim bu bütünün içinde roman gerçeğini, gerçekdışılığını, göndermelerini, ironisini, parodisini benimsememiz lazım. Aksi halde yüzümüzü buruşturacak yorumlara hep denk geleceğiz. Bunun için çözümü yakın okumada aramalıyız demiştim. Kitapların yapısını amatörce parçalamaktan çok zevk alırım. Sanki önüme çözülmesi gereken şifreler gibi gelirler. Kayıp Hayaller için biraz yardım almam gerekti. Şimdi romanı tadını kaçırmadan törpüleyerek kısaca parçalayalım.

Kitabı bakış açısı, üstkurmaca, dil olarak üçe bölerek, bunlar üzerinden yürümek gayet sağlıklı geldi. Anlatı Hasan ve arkadaşı Hamdi’nin gizlice, Şerif’in sinemasında gösterilen filmin betimlenmesiyle başlar. Filmdeki bazı sahneler kitabın bazı bölümlerine dolaylı olarak ‘sızmış’tır. Filmdeki “sarı bıyıklı adamla” Kevser’i kaçıran “sarışın adam”, Hasan’ın dayısı Celil’in “sütbeyaz atı” ile Kevser’i kaçıran Hidayet’in “sütbeyaz atı” bu sızıntıların örnekleridir. Kitabın en kilit noktalarından biridir bu film sahnesi. Anlatının devamında da sanki bu filmin devamını izler gibi oluruz ama bunu ancak kitap bittiğinde anlarız. Yani durum çok belirsizdir. Bu belirsizlik romanın tamamına hâkimdir. Hemen kitabın başında sorgulayan okur Hasan’ın arkadaşı Hamdi’nin varlığından şüphe duyar: “Gerçekte yaşamayan, ancak benim hayal edebildiğim acayip bir kuştu sanki çatının üstünde bakışlarımla birlikte oradan oraya sekip duruyordu.” Roman farklı kişilerin hayalleri üzerinden devam ettiği için ‘hayaller yaşanılan olayların belirsizlik yanını’ niteler. Gerçeklik algısının yitimi de belirsizliğin ekmeğine yağ sürer. Kitap doğrudan ben kurmacayım demez, üstkurmaca olay örgüsü ve kişilerin gerçekliğinde hikâye unsuru haline gelmiştir. Bunu kitabın son cümlesinde daha net görürsünüz.

Kitap çoklu bakış açısıyla yazılmıştır: Hâkim bakış açısı ve birinci şahıs anlatımı. Birinci şahıs anlatımını iki farklı kişiden dinleriz: Hasan ve Hasan Dede’den. Her bölümde anlatan kişi değişir. Ama son bölümde hâkim bakış açısı ani bir geçişle anlatıyı birinci şâhısa bırakır: “…Dahası, Hasan o gün eşikte oturup dizlerinin üstünden sarkan ellerine bakarken, bu zamanlar arasında gidip gelmekten bir hayli yorulmuştu. Evet, yorulmuştum.” Bu keskin geçiş romanın sonunda öyle bir noktaya ulaşır ki roman boyunca okuduklarınızın bir anda yıkıldığını görürsünüz. Metin boyunca Hasan ve Hasan Dede’nin aslında ikiz olduklarını düşünürüz. Sanki Dede Hasan’ın bilincinden çıkmış parçalanan bir benliktir. Neden derseniz karşılaştıkları kişiler Hasan Dede’ye yaşlı bir amca gibi değil de sanki bir çocukmuş gibi davranır: ‘’Derken, nasıl olduysa artık çocuklardan biri gördü bunu; Hamdi ya da Hasan yaşlarında, kara kuru bir çocuktu ve ben, onun sakalıma bakıp utanacağını, utanınca da elindeki sapanı cebine sokup yavaşça yüzünü yere eğeceğini düşünüyordum. Ama öyle yapmadı o, gözlerini iri iri açıp karşıma dikildi ve; ‘’Ulan sen enayi misin?’’ diye sordu.’’ Bir diğer örnek: “…çocuklar nedense beni görmüyor gene, ellerindeki sapanlarla yanı başımdan geçip gidiyorlar. ’’ Bunlar hep üstkurmacanın oyunları.

Toptaş romanlarında üstünde en çok durulması gereken nokta dildir. Toptaş’ın romanlarını iki döneme ayırmıştım(#25377989). Kayıp Hayaller ilk dönem romanlarından olduğu için dil roman içinde kendi gerçekliğinden kurtulup belirsizliğin gerçeği haline dönüşür. Etrafımızda gördüğümüz şeyler de doğrudan bir aktarımla bize aktarılmaz. Dil her şeyi değiştirir. Toptaş’ın betimleme gücü mükemmel bir Türkçeyle birleşip bize dilin sınırlarının genişlemesini gösterir: ‘’Artık büsbütün durmuş, baltayı bir kenara fırlatıp ellerini de beline koymuş, kocaman gözlerle yanıp kavrulan ata bakıyordu. O baktıkça bembeyaz bir şahlanışın özlemiyle doğrulup kalkacakmış gibi at da dumanların arasında belli belirsiz seyiriyordu sanki; hatta duman suretine girip bazen inatla yelesini silkeleye silkeleye yekiniyor, dizlerinin üstünde yükseliyor, belki gözle saptanamayacak kadar minik adım atıyor, hemen peşinden de canlılığını tekrar yitirerek alevlerin ortasına yığılıp kalıyordu.’’ Bu gibi paragraflarla çok karşılaşırsınız kitaplarında. Toptaş’ın romanlarında şiir diline en çok yaklaştığı metindir Kayıp Hayaller Kitabı. Bir cümlenin 4 5 sayfa sürdüğü oluyor kitapta. Cümle uzadıkça daha da seviniyorsunuz çünkü o kelimeler öyle güzel yan yana dizilmiştir ki sayfanın bir katmanında kelimelere bir katmanı da alttan akan lirizme kapılıp gidersiniz. Ben bir metinde ritmi çok önemserim. Toptaş’ı da kitaplarında ritmi çok güzel yakaladığı için çok severim. Bu hep dilin sayesindedir. Burada https://1000kitap.com/Meltek/Duvar/’yi anmadan olmaz. Ben ilk romanlarını daha çok seviyorum demişti. O kadar haklı ki Meltem. Son romanları çok sadedir dil bakımından. Umarım yeni çıkacak kitaplarında kelimelerle beste yapmaya devam eder.

Kitabı bu kadar parçalamak yeter gibi düşünüyorum. Metin postmodern bir metindir. Ama büyülü gerçekçiliğe de el sallamadan bırakmaz okuyucusunu. Yabancılaştırma, olağandışılık, ölü kişiler kullanılan büyülü gerçekçi tekniklerdir. Sadece yabancılaştırmayı kısaca tanımlamak gerekirse ‘herkesin bildiği ve tanıdığı dünyayı olağan dışı örneklerle sunarak, hem yerleşmiş bakış açılarını kırmak hem de sunulan görselliği ve bunun ötesinde de dili edebî hâle dönüştürmek’ olarak tanımlayabiliriz. Hasan’ın ve Hamdi’nin gölgelerine kişilik verilmesi, köpeğin insana dönüşmesi de bunun küçük örnekleridir. Gördüğünüz gibi bunlar bir bakışta anlaşılacak şeyler değil. O yüzden yakın okuma şart diyorum. Bu incelemedeki amacım ne Toptaş’ı övmek ne de kitabı övmekti. Tek amacım yakın okuma yapınca ortaya neler çıkabileceğini göstermekti. Umarım bunu başarabilmişimdir.

Kayıp Hayaller Kitabı’nı çok sevdim çünkü dilin kanatlarına tutunup farklı farklı kişilerin yıkılmış hayallerine konuk oldum. Yetmedi kendi hayallerimin de yıkıldığı zamanlara gittim. Ve yine yetmedi sizin gerçekleştirmek için etrafınızı kırıp döktüğünüz hayallerinize konuk oldum. Hepsinde ne mi gördüm? Hüznü gördüm hepsinde. Yıkılmışlığı hissettim içimde. Ulaşılamazlığın sınırlarında gezindim. Ama biliyorum ki “var hükmünde bir yoktur benim ulaşamayıp da yıllardır hasretini çektiğim, yok hükmünde bir vardır”.

Fark ettiyseniz konudan hiç bahsetmedim. Artık inceleme yazmayı düşünürken konuya fazla girmemeyi düşünüyorum. Kitabın adından çıkarabilirsiniz ne anlatabileceğini.

Bugün Ankara toplantılarını gerçekleştirdiğimiz kafede Toptaş’ın imza günü vardı. Maalesef gidemedim. İncelemeyi uzun zamandır bekletiyordum. Gidemeyişimin sebebiyle bugün paylaşmak istedim. Okuma sabrı gösterenlere teşekkür ediyorum. Keyifli okumalar dilerim.

Metin Özdemir, bir alıntı ekledi.
06 May 22:16 · Kitabı okudu · Beğendi · 7/10 puan

Beni tanımakta güçlük çekeceğiniz zamanlar olduğundan eminim.Mutsuzlukta sınırsızlık, mutlulukta ölçüsüzlük, bilmiyorum ne desem.
- Aynı anda birçok şeye birden mi umut bağlıyorsunuz?
- Evet, ama amatörce değil, dedi Mersault tutkuyla. İçimde acı ve sevincin yol alışını düşündüğüm her seferinde çaldığım bölümün hepsinin en ciddisi, en yücesi, en coşturucusu olduğunu bilirim!"

Mutlu Ölüm, Albert CamusMutlu Ölüm, Albert Camus
Uğur, İnsan Neyle Yaşar'ı inceledi.
02 May 11:36 · Kitabı okudu · 2 günde · Beğendi · 6/10 puan

Kitap iki bölümden oluşuyor .
İlk bölüm: İnsan Ne İle Yaşar?

Yoksul bir aile ile tanrı tarafından cezalandırılıp dünyaya insan olarak gönderilen bir melek arasında geçiyor konu. Bu bölüm de melek üç sorunun cevabını aramakta.

Insanın özünde ne var?
Insana ne verilmedi?
Insan ne ile yaşar?

Insan olarak dünyaya gönderilen meleğe yiyecek ekmeği bile zor bulan yoksul aile yardım eder. Başlarından geçen olaylar bu üç sorunun cevabını verir ve melek affedilip cennete geri döner.

Sevginin ve paylaşmanın önemini vurgulamak isteyen güzel bir konusu var fakat böyle önemli ve derin bir konu için yeterli olduğunu söyleyemem bu bölümün. Yine de kendim bir şeyler katmak isterim. Çok zor şartlarda yaşayan bir insanın bile elinde olanı, ihtiyacı olan bir canlıyla paylaşması ilk anda mantıklı gibi görünmese de bunun getirisi her zaman çok daha fazla olur. Önemli olan o merhameti ve iyiliği gösterebilmek bencilliğin kıskacına takılıp kalmamaktır. Bazen beynin sesi kalbin sesinin önüne geçmektedir insan hayatında. Ve bu aslında insanın paylaşan bir varlık olmaktan daha çok kendi için yaşayan yalnız bir varlık olması ile sonuçlanır. Paylaşmayı bilmeyen ve bencilce yaşayan insanlarla dolmaya başlayan bir dünya da ise huzur ve mutluluk mumla aranır hale gelir. Bugün de yaşadığımız dünyanın bundan farkı yoktur. Kendi yaşantılarımız için de geçerlidir bu. Canımızın çektiği her şeyi yerken sokakta aç olan bir hayvana ya da yoksul bir insana bir şey alıyor muyuz mesela? Ihtiyacımızdan çok daha fazlasını tüketirken bu dünya da en basit ihtiyaçlarını bile karşılayamayan canlıların var olma savaşı verdiğini unutarak yaşıyoruz. Karınca kararınca elinden geleni yapıp safını belirlemeli insan..

Kitabın ikinci bölümü ise
Insana Ne Kadar Toprak Lazım?
Bir çiftçinin hikayesini konu alıyor bu bölüm ve toprağı yokken mutlu yaşayan bir adamın toprak sahibi olmak istemesi ve hep daha fazlasına sahip olma arzusu ile hayatını daha kötü hale getirmesi ve hayatının sonunda sadece iki metrelik toprağa ihtiyaç duyduğu sonucuna varılıyor.

Kitabın ikinci bölümü vermek istediği mesaj bakımından iyi olsa da konuyu işleyiş bakımından amatörce olmuş ve sürekli cümlelerin birbirini tekrar ettiği hissine kapılıyor insan.

Hiç., bir alıntı ekledi.
26 Nis 23:49

“Senin gibi profesyonel olamıyoruz biz. Profesyonel insan değiliz. Daha çok, amatörüz. Amatörce yaşıyoruz. Sen profesyonel olduğun için duygularınla hayatı karıştırmıyorsun ama biz o ayrımı yapamıyoruz. Bence sen de istifa etmelisin.”

Piç, Hakan Günday (Sayfa 46)Piç, Hakan Günday (Sayfa 46)
Boo, Serafina ve Siyah Pelerin'i inceledi.
26 Nis 09:28 · Kitabı okudu · 3 günde · Beğendi · 7/10 puan

Maalesef çok talihsiz bir çeviri olmuş. Çok amatörce ve yazım hatalarıyla dolu. Bir Bestseller romanına yakışır şekilde davranılmamış. Yayın evinin daha titiz olması gerekir

elvan bağatur, bir alıntı ekledi.
24 Nis 21:38 · Kitabı okudu

Amatörce ruhun bir şemasını çizmeye giriştim, her birimizin içinde iki güç bulunacaktı, biri erkek biri kadın; erkeğin beyninde erkek kadına egemen olacaktı, kadının beyninde de kadın erkeğe egemen olacaktı. Bu ikisi uyum içinde bir arada yaşarlarsa, ruhsal işbirliği yaparlarsa, normal ve rahat bir beden hali doğar. Bir kişi erkekse, beyninin kadın tarafı yine de etkilidir; bir kadın da içindeki erkekle ilişki içinde olmalıdır. Coleridge, büyük bir zihnin çift cinsiyetli olduğunu söylerken belki de bunu kastediyordu.

Kendine Ait Bir Oda, Virginia Woolf (Sayfa 106 - Kırmızı Kedi)Kendine Ait Bir Oda, Virginia Woolf (Sayfa 106 - Kırmızı Kedi)