Luigi Pirandello’nun Biri, Hiçbiri, Binlercesi adlı romanı, insanın kimliği ve kendini nasıl algıladığı üzerine yazılmış en düşündürücü eserlerden biri. Kitabı okurken beni en çok etkileyen şey, insanın aslında kendini sandığı kişi olmayabileceği fikri oldu. Romanın başkahramanı Vitangelo Moscarda, eşinin bir gün burnunun hafif eğri olduğunu söylemesiyle hayatını değiştirecek bir farkındalık yaşıyor. O zamana kadar kendisini sıradan ve herkes gibi biri olarak görürken, aslında insanların onu çok farklı şekillerde algıladığını fark ediyor ve bu durum onun bütün hayatını sorgulamasına neden oluyor.
Moscarda, insanların zihninde kendisinin farklı görüntülerinin olduğunu keşfettikçe, tek bir kimliğe sahip olmadığını anlıyor. Herkes onu kendi bakış açısına göre tanıyor ve değerlendiriyor. Bu da insanın aslında çevresindeki her kişi için farklı biri olduğu gerçeğini ortaya çıkarıyor. Bu yüzden kitapta anlatıldığı gibi insan bir yandan kendi gözünde biri, başkalarının zihninde oluşan sayısız kimlikle binlercesi, fakat gerçek kimliğini bulamadığında ise sanki hiçbiri haline geliyor.
Kitapta çok fazla olaydan ziyade karakterin iç dünyası ve düşünceleri ön planda tutuluyor. Bu nedenle roman, okuyucuyu sürekli düşünmeye yönlendiriyor. Bazı bölümler bana ağır gelse de, karakterin yaşadığı kafa karışıklığını ve yalnızlığı hissetmek mümkün oluyor. Özellikle Moscarda’nın insanların kendisi hakkındaki düşüncelerini değiştirmeye çalıştığı bölümler, insanın toplum içinde sürekli bir rol oynadığını gösteriyor.
Roman aynı zamanda toplumun insanlara belli kimlikler yüklediğini ve bireyin bu kalıpların dışına çıkmasının zor olduğunu da anlatıyor. Moscarda’nın zamanla sahip olduğu şeylerden ve sosyal konumundan uzaklaşması, aslında kendini özgür hissetme isteğinin bir sonucu gibi