İngiliz edebiyatının güçlü kalemlerinden Ian McEwan’ın Amsterdam'da Duello adlı eserini henüz bitirdim. İlk bakışta sıradan bir modern zaman anlatısı gibi dursa da metin kendi içinde birbirine bağlanan birkaç güçlü felsefi ve ahlaki odak noktasına yayılıyor. Roman, durağan gibi görünen ama aslında içten içe kaynayan bir psikolojik gerilim hattında ilerleyerek okurunu zihinsel bir düelloya davet ediyor.
Romanın temel tartışma alanlarından biri, kişisel verilerin gizliliği ve basın ahlakı üzerine kurulu. Bir devlet adamının, dışarıya yansıttığı muhafazakâr imajla tamamen zıtlık gösteren mahrem özel hayatı, onun siyasi kariyerini bitirmek için bir silaha dönüştürülebilir mi? Kitabın ana karakterlerinden gazeteci Vernon üzerinden yazar bizleri zorlu bir ikilemle baş başa bırakıyor: Kamuoyunu "aydınlatma" kisvesi altında bir insanın özel hayatını ifşa etmek erdemli bir gazetecilik faaliyeti midir, yoksa tiraj ve şöhret uğruna işlenmiş modern bir cinayet mi? McEwan, medyanın ikiyüzlülüğünü ve hırslar uğruna ahlaki pusulanın nasıl şaştığını oldukça çarpıcı bir şekilde resmediyor.
Eserin diğer odak noktası ise sanat, eser üretmek ve "ölümsüzlük" arasındaki o tehlikeli ilişki. Bu tema, romanın diğer ana karakteri olan müzisyen/besteci Clive’ın hayatı ve düşünce dünyası üzerinden ustalıkla dile getirilmiş. Bir sanatçı, başyapıtını yaratma ve ölümsüzlüğe ulaşma arzusuyla gerçek dünyadan, ahlaki sorumluluklardan ve hatta başka hayatların güvenliğinden bile vazgeçebilir mi? Clive’ın yaratım süreci uğruna insani değerleri nasıl hiçe saydığı, sanatın kibrinin insanı nasıl körleştirdiğinin en net göstergesi.
Roman başlardan sonlara kadar karakterlerin iç dünyalarındaki ahlaki çürümeyi ağır ve durağan bir tempoyla işliyor. Ancak bu durağanlık, okuru rehavete sürüklemek için özenle