Bir kitabı okumak bazen yalnızca kelimelere göz gezdirmek değildir; bazen bir hayatın içine doğru yürümektir. Sayfalar çevrildikçe, dünya yavaşça kaybolur. Masanın üzerindeki fincan soğur, pencerenin dışındaki kuş sesi uzaklaşır ve bir bakmışsın, bambaşka bir dünyanın içinde nefes alıyorsun. O noktada okuyan kim, yaşayan kim, hangisi gerçek, hangisi hayal, birbirine karışır.
Belki de biz, kitapları okumuyoruz. Onlar bizi okuyor. İçimizde unuttuğumuz korkuları, bastırdığımız arzuları, söyleyemediğimiz cümleleri bulup çıkarıyorlar. Bir karakterin hüznü bize dokunuyorsa, o hüznün bir benzeri içimizde sessizce beklediği içindir. Bir cümlede kendimizi buluyorsak, belki de o cümleyi yıllar önce yaşadık, sadece adını koyamadık.
Bazı kitaplar vardır, kapağını kapattığında bile bitmez. Gecenin sessiz bir anında, o kitabın kokusu gibi, o dünyanın havası gibi bir şey gelir burnuna. Bir karakterin söylediği bir söz, bir bakışı, bir sahnesi zihninde dönüp durur. Artık yalnızca senin değildir o hikâye; sen de onun bir parçasısındır.
Belki orada yürüyorsun — belki o kasabada, o yağmurlu sokakta, o sessiz odada — kim bilir?
Bir kitabın içinde yaşamak, aslında kendini biraz olsun unutmaktır. Dünyanın yükünü, kendi adını, kendi geçmişini bir kenara bırakıp, başka birinin gözlerinden bakmaktır hayata. Ama o başka biri, çoğu zaman bizden çok da uzak değildir. Belki biz, o karakterin başka bir zaman dilimindeki hâliyizdir. Kitaplar, hayatlarımızın yankısıdır belki de — farklı kelimelerle söylenmiş aynı hikâye.
Gerçek nedir peki?
Bir romanın satırları mı, yoksa onları okurken hissettiklerimiz mi? Gerçeklik sadece dokunabildiğimiz şeylerden mi ibarettir, yoksa zihnimizde yaşadıklarımız da aynı ölçüde gerçeğe dâhil midir? Belki de “gerçek” dediğimiz şey, bizi en çok etkileyendir. O halde