• Nietzsche'nin yaklaşan doğum günü şerefine (15 Ekim 1844) Ecce Homo kitabını okudum.

    Onun adı geçince "Tanrı öldü!" veya "Üstinsan" sözleri akla gelir.  Fakat bence bunlardan bir sıra önce "ÖDEVİM" diye belirlediği amacı bilinirse, sanırım diğer sözleri daha da anlam kazanır.

    Nietzsche, "Benim ÖDEVİM" diye kendine çizdiği vizyonu özetle şöyle açıklar: "İnsanlığın en yüksek anlamda kendine döneceği, geriye ve ileriye bakacağı; rastlantının ve din adamlarının boyunduruğundan kurtulup NİÇİN / NEDEN sorularını ilk kez toptan ortaya koyacağı o anı hazırlamak ÖDEVİM."

    Bu ödev konusunu en vurgulu işlediği eserini kendinden duyuyoruz: "Zerdüşt'ün yorumlanması için kürsüler kurulacak!" Böyle Buyurdu Zerdüşt kitabında ideal dünyasının tüm hatlarını veriyor. Bilgeliğe, onu aramaya başlamadan varan insanların eleştirisi de var.

    "Gereğinden pek fazla adam doğuyor. Bu gereksizler için devlet yaratılmıştır!" diyen Nietzsche; ülkücülük, dincilik, ırkçılıkla boğuşurken, anayurdu olan Almanya'nın da en sert eleştirmenidir: "Hükümetlerin hükmetmekten ne anladığını öğrenince onlardan yüz çevirdim. Onlar ayaktakımlarıyla ortak olarak iktidar için sahtekarlık etmeye 'hükmetmek' diyorlar!"

    Bu ölümsüz insanın doğum günü kutlu olsun...
  • Serenad/Livaneli
    "Aramızdaki temel fark ne biliyor musun? Sen insanlara baktığın zaman üniformalar, bayraklar ve din görüyorsun!"
    "Peki, sen ne görüyorsun bakalım?"
    "İnsan, sadece insan. Seven, acı çeken, acıkan, üşüyen, korkan bir insan."

    Livaneli okumak,duyduğum okuduğum bir çok eleştiri karşısında olanaksızdı benim için.Taki hediye edilene dek... Değer verdiğim bir insandan değerli bir hediye okumamak olmazdı.İyiki okumuşum ve insan her ne olursa olsun eleştirmeden önce neyi eleştirdiğini iyi bilmek için okunmalı.
    Kitabın akıcılığı sizi alıp götürür nitelikte ve bir çırpıda bitebilecek bir kitap. Sayfalar sizi ürkütmesin hikaye sizi öyle sarıp sarmalıyor ki nasıl bittiğini anlamayacaksınız bile.
    Konusuna gelecek olursak,bu ülkede dul bir kadın olarak yaşamanın zorluğundan ve tek başına bir erkek çocuk büyütmenin ne denli zor olduğu anlatılmış ilk sayfalarda. Sonrasında asıl konu her okuduğumda içimi burkan Nazi katliamının Yahudilere yaptığı zulümler anlatılıyor. Nazi zulmünden kaçan değerli bilim adamlarının Türkiye'ye sığınmasını çok akıcı bir üslupla anlatmış yazar. Konusu ile ilgili çok fazla bilgi vermek istemiyorum.
    Kitapla birlikte bir çok tarihi konularla karşılaşacaksınız ve ister istemez araştırma yapacaksınız. Ben hem okudum hem araştırdım bu anlamda çok doyurucu bir kitaptı.
    Gelelim eleştirilerime,yazarın ülkesini yeren cümleleri sanki ülkesinden tarihinden utanır gibi bahsetmesi hoşuma gitmedi.Ermeni soykırımı konusunda taraflı oluşu ve ülkesini yermesine anlam vermedim. Bir sayfada türbanla ilgili verdiği mesajı bu kadar aydın bir yazara yakıştıramadım. Bu ön yargılardan hala kurtulamamak acı veriyor insana. Bir insanı dili,dini, ırkı ve dış görünüşüyle yargılamak geçmişte ve günümüzde bir çok ülkenin yapmış ve yapmakta olduğu zulümlerden ne farkı kalıyor ki.
    Dünya kurulduğundan bu yana ne çok zulüm yapıldı insanoğluna hemde yine insanoğlu tarafından. Bir çoğumuz bu acıların sessiz ve suçlu tanıklarıyız. Nazi zulmü bunlardan sadece biri...
    Buna benzer daha nice acılar yaşanmıştı kimbilir biz insanoğluna sadece utanma kalmıştı geçmişinden ve bu acılara sessiz kalmasından doğan. Belki bu zamandan elli yıl sonra Filistin halkı için dünya gözyaşı dökecek,ne acılar yaşamış diyerek Yahudilere lanet okuyacak tıpkı bizim bugün Nazilere yaptığımız gibi. O günün okuyucuları bizede bir iki çift laf etme hakkı bulacaklar bu denli sessiz kalışımıza...
    Kesinlikle okuyunuz. Keyifli okumalar...
    Serenad
    Zülfü Livaneli
    Doğan Kitap
    Sayfa:484
  • Bir kelimeye
    Bin anlam yüklediğim zaman
    Sana sesleneceğim.
  • Evlilikte seçilecek eşe karşı cinsel bir eğilimin varlığı zorunludur.Ancak bu eylemin tamamen insani bir dostluk ilişkisi kurma isteği kılığında kendini açığa vurması gerekir.
    Her iki taraf birbiri için bir diğer ifade ediyorsa cinsel çekiciliğin kaybolacağı tehlikesinden asla söz açılamaz.
    Bunun kaybolması her zaman paylaşma duygusunun yetersizliğinden kaynaklanır.
  • İbrahim Tenekeci

    08 Eyl 2018, Cumartesi

    YAZAMAMAK

    Bazen isteksizlik olur. Konuşmak, yazmak, hatta iş yapmak istemezsiniz. Buna, insanın kendine kalması diyebiliriz.

    Yazmak kadar yazamamak da kıymetlidir. Kimi zaman yazmak konusunda gönülsüz olabilirsiniz. Yazma gerekçeniz kaybolabilir. Harfler, kelimeler sizden uzaklaşır.

    Mesela beş aydır şiir yazamadım. Yazıyor, siliyorum: “Üvey anne dilimi, hep bunu gördük” gibi şeyler. Beklemek de sanata ve hayata dâhildir.

    Anlam sadece seste aranmaz. Sessizlik de derin manalar içerir. Hal ehli için hayli okunaklıdır.

    Susmak ile sükût etmek arasında fark olduğunu düşünüyorum. Susmak, dile getirmekten belli bir süre vazgeçmektir. Sükût ise sessizliğe bürünmenin kendisidir. Ormana gittiğimizde, kuş seslerine rağmen, ortamın ne kadar sessiz olduğunu söyleriz.

    Cemal Şakar’ın o eşsiz cümlesiyle derdimizi anlatalım: “Seçilmiş yalnızlık olgunlaştırıcı, içine düşülen yalnızlık ise çürütücüdür.” Sanki böyle bir farktan bahsediyoruz.

    Kendimize mahsus bir dünya kurmak ile dünyayı kendimizden ibaret sanmak iki zıt noktadır. Bunu da bu bahse ilave edelim.

    Yalnız kendi kazancını düşünen, kayıpların en büyüğünü yaşıyor olabilir. Bilemeyiz.

    ***

    Artık yarı zamanlı hayatlar yaşıyoruz. Birçok şey yarım. Dostluklar, fikirler, yürüyüşler. Birbirimize cevabını bildiğimiz sorular yöneltiyoruz. Bu tür sorular, çoğunlukla iyi niyet taşımaz.

    Sürekli konuşarak karşımızdaki insanı anlayamayız. Anlamak, susmaktan yapılmış gibidir. İnsanı, zamanı ve mekânı anlamak için galiba susmak gerekiyor. İşitmek kolay. Önemli olan duymak ve anlamaktır.

    İlgisiz gibi görünen bir örnek: Tarlayı nadasa bıraksak bile toprak beklemez. Hayat toprağın altında ve üstünde topyekûn devam eder. Bitkiler, böcekler. Aslında dinlenen tarla değil, biz oluyoruz. Anlam, varlığını sürdürüyor.

    Hepimiz bir yerlere borçluyuz. Borçtan kurtulmanın iki yolu vardır; ödemek yahut inkâr etmek. Birincisinde gerçekten kurtulmuş ve huzuru bulmuş hale geliyoruz. İkinci şıkkı tercih edenler, sadece vefanın uzağına düşmüş olmuyorlar.

    Camiamızda daha sık görmeye başladığımız başka bir durum: Bir insanın başarısını en son kendi çevresi kabul ediyor. İşleriniz veya eserleriniz umulmadık adreslerde, oldukça uzak diyarlarda yankı bulabiliyor. Buna karşılık, en yakınınızdaki kimseler garip ve anlaşılmaz tavırlar sergileyebiliyor.

    Bazen kendime diyorum. İnşallah böyle biri değilimdir. Yanında olduğum, yakınında yer aldığım insanların değerini anlıyor, kıymetlerini biliyorumdur.

    Yazımızın başlığı ‘yazamamak’ olsa da bir şeyler yazmış görünüyoruz. Bazen olur, bazen olmaz. Hayat böyledir.
  • Tüm kasaba halkının işleneceğini bildiği bir cinayetin ayrıntıları...
    Toplumun cinayeti 'kırmızı pazartesi'
    Toplum duyarsızlığını insan zihnine vura vura anlatan Marquez, sözcüklerin nakışından ziyade, asıl üzerinde durmak istediği toplumsal rollerin ve tabuların geçit vermez ve kırılamaz bir forma dönüşmesidir.
    Bundan dolayı hazmedilmesi zor bir yapıt.
    Anlamsızlık içinde anlam yaratan bir toplum, kendi içinde oluşturduğu mantıkla kendini haklı kılıyor. Oluşan bu evrensel tavrı, çekmeceden çıkarıp masaya yatırıyor Marquez.

    '"Onu bilinçli olarak öldüldük." demişti Pablo Vicario, "ama biz masumuz." "Belki Tanrı katında öylesinizdir." demişti, Peder Amador.
    "Tanrı katında da insanların gözünde de." demişti, Pablo Vicario da. "Bu bir namus sorunuydu."' syf48

    Farklı toplum yapısına sahip olmamıza rağmen varolan bir gerçek: Namus olgusu. Tüm toplumu kör ve sağır kılabilecek bir güçte. Ve insanın ruhunu köşeye sıkıştıran güçsüz kılma aracı. İşlenen cinayetle temizlenildiğine inanılan bir leke. Bizim toplumumuzda ve yaşadığımız coğrafyada bu kavram 'kadın varlığıyla' ayakta kalıyor, maalesef. Namusun eşiti 'kadın' oluyor. Bekareti zorla ellerinden alınan kadınlar da, bu cinayetin (namusun temizlenmesi olayı) ortadan kaldırılması gereken bir aracına dönüşüyorlar. Kurumsallaşmış bir halde cehaletin seyrini değiştiremiyoruz, kadın olarak.
    İşlenen cinayet ile failin yakınlarının üzerine geçen lekenin arındığına inanılıyor. Arınan bir şey yok. Kırmızı siyaha dönüyor. Toplumsal tabular... Yerleşmiş yargılar... Akıl tutulması...
  • Hayat arkadaşlığı yapacak kişilerin eşit haklara sahip olması gerekir ancak o zaman önlerine çıkacak güçlükleri yenebilecek güce kavuşurlar.