Hesap gününü unutalım diye, Milyonlarca gün uydurdular! Sevgililer günü, Doğum günü, Anneler günü, Babalar günü. Ne istiyorsan ona göre gün uyduruyorlar. Yeter ki; Kıyamet gününü, Ölüm gününü, Hesap gününü. Hatırlamayalım...
Şair ceketli çocuğa( Kazım Koyuncu)
Bu arada; hiç başımızdan eksik olmayan gökyüzüne, günün karanlık saatlerine, ara sıra kopsa da fırtınalara, bir gün boğulacağımız denizlere, eski günlere, neler olacağını bilmesek de geleceğe, kötülüklerle dolu olsa bile tarihe, tarihin akışını düze çıkarmaya çalışan tüm güzel yüzlü çocuklara, Donkişotlar 'a, ateş hırsızlarına, Ernesto "Çe" Guevara'ya, yollara-yolculuklara, sevgililere, sevişmelere, sadece düşleyebildiğimiz olamamazlıklara, üşürken ısınmalara, her şeyden sıcak annelere, babalara ve tadını bütün bunlardan alan şarkılara kendi sıcaklığımızı gönderiyoruz. Kötü şeyler gördük. Savaşlar, katliamlar, ölen-öldürülen çocuklar gördük. Kendi dilini, kendi kültürünü, kendisini kaybeden insanlar, topluluklar gördük. Yanan köyler, kentler, ormanlar, hayvanlar gördük. Yoksul insanlar, ağlayan anneler, babalar, her gün bile bile sokaklarda ölüme koşan tinerci çocuklar gördük. Biz de öldük. Ama her şeye rağmen bu yeryüzünde şarkılar söyledik. Teşekkürler dünya."
Alıntı
Her çiçeğin bir mevsimi, her kitabın bir zamanı vardır. Haziranın tadını yeni hikâyelerle çıkarın.
Bu sıcakta çok muhteşem bir şey yaptım muhteşem yani mükemmel annem ona da bir kusur buldu gerçekten çok üzücü Anneler neden böyle Aslında o da biliyor çok güzel olduğunu Ama hep kusursuz olma derdindelerrr....
Aşura
Aile kurmaya karşı değilim, ataerkil zihniyete karşıyım. Evliliğin yükünü neredeyse tamamen kadının omuzlarına yüklediğiniz için birçok kadın bu sorumlulukların altında eziliyor ve bu nedenle kariyerine yöneliyor. Evet, iş hayatında da zorluklar ve haksızlıklar var; ancak en azından verilen emeğin bir karşılığı bulunuyor. Evde ise çoğu zaman emeğin karşılığı nankörlük, sadakatsizlik, değersizleştirilmek ve her yükün altında ezilmek oluyor. Elhamdülillah, İslam'da aile kurmanın ne kadar önemli olduğunun farkındayım. Peygamber Efendimizin (sav) ümmetinin çokluğuyla övüneceğini bildiren hadisleri de biliyorum. Ancak Kur'an ve sünnetin bütününe uymak yerine, sadece işine gelen hükümleri öne çıkarmak kabul edilebilir değildir. Sürekli "Kadın erkeğe itaat etmeli, erkeğini mutlu etmeli" deniliyor. Peki neden İslam'ın kadına tanıdığı haklardan aynı hassasiyetle bahsedilmiyor? Kadın ev işlerini yapmak, çocuğunu emzirmek veya eve maddi katkı sağlamak zorunda değildir. Bunları yaptığında fedakârlık göstermiş olur. Buna rağmen bir kadın yardım istediğinde veya yükün paylaşılmasını talep ettiğinde neden dışlanıyor? Müslüman kadınların Batı'yı taklit ettiğini söyleyenlere de şunu ifade etmek isterim: Hayır, biz Batı'yı taklit etmiyoruz. Biz, İslam'ı kendi ideolojinize göre şekillendirip kadınlara karşı bir baskı aracına dönüştürmenize itiraz ediyoruz. Ben evlilikten korkuyorum. Hatta bazen bunun bir fobiye dönüştüğünü düşünüyorum. Çünkü ataerkil anlayışın hâkim olduğu örnekleri sürekli görüyorum. Bu yüzden kadınların kendilerini tamamen bir erkeğin merhametine bırakmaması gerektiğine inanıyorum. Ne yazık ki gördüğüm birçok örnekte, dindarlığıyla tanınan erkeklerin bile kadınlar söz konusu olduğunda adalet ve merhametten uzak davranabildiğine şahit oldum. Benim itirazım evliliğe
90'ların müziği: Eski şarkılardan neden vazgeçemiyoruz?
Türkiye’de 90’larda çıkış yapan sanatçıların konserlerinde hâlâ binlerce kişiyi biraraya getirmesi, 90’lar gecelerinde mekanların dolup taşması ya da bu şarkıların daha ilk saniyelerinden insanların hep bir ağızdan eşlik etmeye başlaması tesadüf değil. Tanıdık sesler, tanıdık ritimler, tanıdık sözler bir süreklilik duygusu yaratıyor. Kendimizi hikayemizin içinden düşmüş gibi hissettiğimiz anlarda, geçmiş bizi yeniden kendimize ilikliyor. 1986 doğumlu biri olarak 90’lar pop müziğine düşkünlüğüm sorgulanamaz. Her âşık olduğumda, her ayrılıkta, kalbim her kırıldığında, yaşadığım dönemle didişmeye başladığımda, anlaşılmadığımı hissettiğinde 90’ları açıp dinlemek çok iyi geliyor bana. Harun Kolçak’ın histerik şarkılarında kaybolmak; Levent Yüksel’in bence Türk pop tarihinin en müthiş albümlerinden biri olan Med Cezir’ini açıp açıp dinlemek; Emel Müftüoğlu’nun, Nazan Öncel'in çılgın şarkıları; sonra Yaşar, İzel-Çelik-Ercan Saatçi üçlüsü, Hakan Peker, Burak Kut, canımız Barış Manço, Sezen Aksu, Nilüfer, Tarkan ve daha sayamadığım onlarca sanatçı… "Beni bırakın, beni bırakın Beni bırakın bu caddelerde Beni bırakın, beni bırakın Yıkılan eski meyhanelerde" Bu müzikleri dinleyince epey regrese olduğumu da söylemeliyim. Bu sözcük “gerileme” anlamına gelse de son zamanlarda “regresyon” kelimesine başka gözle bakmaya başladım. Geçenlerde Margit Schreiner’ın Anneler. Babalar. Erkekler. Sınıf Savaşları kitabını okurken bu kelimenin psikolojiden önce jeolojiye ait bir anlam taşıdığını öğrendim: Denizin geri çekilmesi ve altında kalan anakaranın yeniden görünür hâle gelmesi. Psikolojide ise regresyon, gelişimsel ya da zihinsel olarak daha önceki bir evreye dönüş anlamına geliyor. Genellikle savunma mekanizması olarak ele alınıyor aslında. Ama jeolojik anlamı bana daha ilginç
Makale|Yazı
Bir Annenin Geceyle Savaşı :(
Mitolojide tanrılar dünyayı kaosun içinden doğurur; anneler ise her gece uykusuzluğun içinden yeniden bir düzen kurar. Belki bu yüzden annelik biyolojik değil, kozmik bir yorgunluktur. Göz kapakların kapanırken çocukları uyutmaya çalışmak, Sisyphos’un taşını bu kez sevgiyle yukarı taşımaktır. Çünkü anne olmak, insanın kendi sınırlarını her gece yeniden aşmasıdır. Ve belki de en büyük mit şudur: Güç, hiç yorulmamak değil; yorgunken de şefkat gösterebilmektir. İyi geceler, gece savaşçıları 🍀⭐
1000Kitap