Passenger

Belki Shakespeare haklıydı. Belki de bütün dünya bir sahneydi. Oyun olmasa belki de her şey paramparça olacak.
“Kötü bir anıyı unutmanın en iyi yolu güzel bir tanesiyle değişmektir.”
Sonra bana bakınca biraz rahatsız oluyorum. Biraz fazla uzun bakıyor. Çok çekici olduğum için gözlerini benden alamadığını düşünecek kadar kibirli değilim. Zaten en azından bir yüz yıldır bana o şekilde bakan olmadı.
güneşi davet edenler
Az ötedeki bir banka oturmuş kitap okuyan bir kadın. Kadını tanıyorum ki bu pek sık olan bir şey değil. Artık insanlara pek dikkat etmiyorum. Yüzler bulanıklaşarak birbirine karışıyor. Ama bu kadının Daphne'nin penceresinden gördüğüm kadın olduğunu hemen hatırlıyorum. O Fransızca öğretmeni. O gün olduğu gibi, kendinden başka hiç kimseye benzemiyor. Bu kadar kalabalık bir türden olup kendine has olabilmek kolay iş değil. Kadının tarzı var. Onlar da güzel ama giydiklerinden (fitilli kadifeden blazer, kot pantolon, gözlük) söz etmiyorum. Kitabı banka bırakıp parka göz gezdirişindeki rahatlıktan söz ediyorum. Hafifçe yanaklarını şişirip havayı üflemesinden ve gözlerini kapayıp başını yan yatırarak güneşi davet etmesinden.
Son cümle!!!
Ne kadar uzun yaşarsanız hiçbir şeyin sabit olmadığını o kadar anlıyorsunuz. Yeterince uzun yaşayan herkes bir gün sığınmacı olacak. Milliyetlerinin uzun vadede pek bir şey ifade etmediğini herkes anlayacak. Dünya görüşlerinin sarsıldığını ve çürütüldüğünü görecek. İnsan olmayı tanımlayan şeyin insan olmak olduğunu bir gün herkes anlayacak.
Hâlâ başım ağrıyor. Bazen geçer gibi oluyor, bazense ondan başka hiçbir şey kalmıyor ve acı her seferinde anılarla örtüşüyor. Baş ağrısından çok hafıza ağrısı. Hayat ağrısı.