Sokakta bir dilenci:
— Tanrı aşkına bir sadaka, Senyor, –diyerek yaklaştı,– yedi çocuğum var!..
— Bu kadar çocuk yapmamalıydın! –diye yanıt verdi Augusto kızarak.
— Benim yerimde sizi görmek isterdim, –dedi dilenci ve ekledi,– biz yoksullar, varsıllar için... çocuk yapmayalım da ne yapalım?
— Haklısın, –dedi Augusto,– bir filozof gibi konuştun, gel al.
— Peki evlenmeyip de ne yapayım? Zamanımı nasıl geçireceğim?
— Felsefeyle uğraş.
— Evlilik en iyi, belki de tek felsefe okulu olmasın?
— Yok dostum, yok! Bilmiyor musun ne kadar çok büyük filozofun bekâr kaldığını? Rahip olanları bir yana bırak, Descartes'ı, Pascal'ı, Spinoza'yı, Kant'ı anımsa...
— Bekâr filozoflardan söz etme bana!
— Gerçekten insan çirkinleştiğini, yaşlandığını anlamaz mı sanıyorsun?
— Hayır, söylense bile. Sürekli ve yavaş yavaş olur. Kuşkusuz başına ani bir şey gelirse, o başka... Ama insan yaşlandığını duymaz, off!.. insanın duyduğu, çevresindekilerin yaşlandıkları ya da gençleştikleridir.
— Bak Eugenia, Tanrı aşkına! Benimle böyle oynama! Yazgı sensin; burada senden başka yazgı yok. Beni çekip sürükleyen sensin; beni fırdöndü gibi çeviren sensin; sensin beni çıldırtan; en kesin kararlarımda beni duraksatan sensin; sensin, beni kendi benliğimden çıkaran sensin...