Pisiris'in söyledikleri doğruydu, ben bu ülkenin en iyi yetiştirilmiş adamıydım. Bilgiliydim, sadıktım, çalışkandım, uysaldım ama bunların ne yararını görmüştüm? Büyükbabam da öyleydi, babam da, onlar ne yararını görmüşlerdi? Babam yazmanların, tanrıların kalemi olduğunu söylemişti oysa biz, akıllı ya da aptal, korkak ya da cesur, bilgili ya da cahil kralların kendi aralarında oynadıkları kanlı oyunlarda birer dama taşı olmaktan başka bir işe yaramamıştık. Ama krallar da tanrıların elinde birer oyuncak değil miydi? Tanrılar da kralları istedikleri yazgıyla ödüllendirip cezalandırmıyorlar mıydı? Kimin savaşı kazanacağına, kimin yenileceğine onlar karar vermiyor muydu?
O zaman suçlu olan krallar değil, tanrılardı. Evet, başta Fırtına Tanrısı Teşup, onun karısı Güneş Tanrıçası Hepat, oğulları Tanrı Şarruma ve Tanrıça Kupaba olmak üzere, suçlu olan Hatti'nin bin tanrısıydı. Onlar bizim gerçek efendilerimiz değiller miydi? Yaptığımız her kötülüğü, her iyiliği onlar bilmiyorlar mıydı? Hepsinden önemlisi bu kanlı savaşları çıkartan krallar onların yeryüzündeki temsilcileri değiller miydi? Rahipler böyle söylemiyorlar mıydı? Tabletler böyle yazmıyor muydu? Tanrıların gazabından korkun, diye bizi uyarmıyorlar mıydı? Bizim tanrılarımız korkunçtu, acımasızdı, tıpkı Asurlularınki gibi, tıpkı Urartularınki, tıpkı Frigyalılarınki, tıpkı tanıdığım bütün ülkelerinki gibi... Onlar üzerimize yıldırımlar yağdırabilir, bizi hiç sönmeyen ateşlerinde yakabilirler, bizi hastalıklarla kırabilir, açlıkla terbiye edebilirlerdi. Onlar güçlüydü, onların gazaplarından korkmak gerekirdi... Ama savaşlardan daha büyük gazap olur muydu? Tanrıların öfkesi, iki ırmak arasındaki toprakları boydan boya al kana boyayan bu savaştan daha yıkıcı olabilir miydi? Hunharca boğazlanmış genç savaşçılar,