Miray Boztemir

Miray Boztemir
@aprilrain
English Teacher
Çanakkale 18 Mart Uni. English Language and Literature & Anadolu Uni. International Relations
Adana
Adana, 6 Nisan
850 okur puanı
Kasım 2017 tarihinde katıldı
"Kırılmıştım, sorsan anlatacaktım. Üzülmüştüm, sarılsan ağlayacaktım. Yorulmuştum, kollarını açsan sarılacaktım. Parçalanmıştım, toplasan toplanacaktım... Ama sen; Görmedin, Duymadın, Hissetmedin." Cemal Süreya
Her çiçeğin bir mevsimi, her kitabın bir zamanı vardır. Haziranın tadını yeni hikâyelerle çıkarın.
Bir köpek kadar yalnızım. Ama kendimi hazırladığım o olay, gerçekleşti. Bunun Tanrı’nın bir armağanı olduğunu düşünüyorum. Bazıları, bir şeyin gerçekleşebilmesi için onu kuvvetle istemek yeterlidir, diye düşünebilir, ama her gün bayram sayılmaz ve eğer beklenmezle karşılaşmak için Torino’da kalmaya karar verdiysem -onun ortaya çıkmasını dileyerek- şimdi yolumu kesen, kafamı kıran pek çok kayalıkla savaşmak zorundayım. Daha fazlasını söyleyemem. Bana gerçekdışı bir kargaşa gibi geliyor. Ama sanırım yaşantım, bana başka biri olabilmem için bir fırsat yaratıyor - biliyorsun ya! Zihnimde bu konuda son derece aydınlık düşünceler var. Düne kadar, benim mutsuzluğum, kendi kabuğumdan dışarı nasıl çıkacağımı bilemememdi. Eğer herkes benim gibi -bu sabah öfkeden ağlıyordum- bu tekdüzeliğe, bu önceden yazılmış yazgıya, altı yaşındaki bir çocuğun içinde bile, otuz yaşında bir adamın sahip olacağı bütün içgüdülerin, bütün becerilerin ve değerlerin neden kaydedilmiş olduğunu bir anlayabilseydi. İşte o zaman hiç kimse geçmişi düşünmeye cesaret edemez ve belleğini yıkamak için bir deterjan bulurdu. Gündelik yaşantıda insan değişik olduğuna inanıyor, deneyimlerin onu değiştirdiğini, kendi kendinin efendisi olduğunu sanıyor, ama bir kriz geldiği düşünülürse, bunun insana bir tekme, suratına bir yumruk atacağı varsayılsa ve yaşam ona ‘haydi, karar ver’ derse, işte o zaman adam, mutlaka geçmişte hep yaptığını yapacaktır, korkaksa kaçacaktır, cesursa direnecektir. Bu aptallık gibi görünebilir ama değil. Üstelik söz konusu olan yalnızca kaçmak ya da direnmek de değildir; iş daha karmaşıktır. Anlamak, tartmak, değerlerdirmek gerekir: Bu bir beğeni sorunudur ve beğeniler de bilindiği gibi değişmezler. Karanlıktan korkan, karanlıktan korkmayı sürdürecektir. “Şimdi ben asla yapmadığım şeyleri
Hürriyeti yanlış anlayan bir dünyadayız. İnsan hür doğmaz. Eğer kendi ben’i ile mücadeleye başlayan bir irade destanının kahramanı değilse, eğer kendi nefsine galebeden ve kendi ihtiraslarına hâkimiyetten başlayan bir hürleşmeye doğru merhale merhale yol almıyorsa, eğer hürriyeti şahsiyetiyle beraber gelişmiyorsa, insan, en hür nizam içinde de hür değildir. Doğarken hürriyetimize de, şahsiyetimize de sahip olamayız. İkisini de, yaşadıkça ve liyakatimiz nisbetinde kazanırız. Burada ferdiyetle şahsiyeti birbirine karıştıranların ezelî hatasına düşmeyelim. Ferdiyet sadece biyolojik vahdetimizi ifade ettiği halde şahsiyet onu aşan ve emri altına alan sosyal hüviyetimizdir. Ferdiyetin şahsiyete bu yenilişi herkeste olmadığı ve olanlarda da eşit derecede bulunmadığı için, şahsiyetle beraber gelişen hürriyet, herkes için eşit bir hak sayılamaz. Köylüye onu veriyorsunuz, almıyor. Her Türk kadınına verdiğimiz hürriyeti reddeden köylü kadını, hâlâ erkeği görünce yere çömeliyor ve ona arkasını dönüyor. Çünkü o hurafelerinin esiridir. Kanunlarımız onu bu kölelikten kurtaramadığı gibi, büsbütün başka şartlar altında teşekkül etmesi lâzım gelen şahsiyetine de kavuşturmamıştır. Hâlbuki münevver Türk kadını inkılâptan çok evvel çarşafı atmış ve kaçgöçü kaldırmıştı. Ekonomik hürriyet de öyle. İnsan, madde plânında, kazandığı para nisbetinde hürdür. Çalışmanın sermayeye, çalışanın çalıştırana esir olduğu bir dünyada iktisadî hürriyet, sadece, sermayenin hürriyeti demektir. Kendi müesseselerini öteki sosyal müesseselerden de, insan ruhundan da ayrı müstakil ve soyut bir kıymetler nizamı sanan hukukçular, siyasî hürriyeti psikolojik hürriyetten ayrı düşünüp sadece fertle devlet arasındaki münasebet çerçevesi içine hapsetmekle sun’î bir tecrit yapmışlardır. İnsanın siyasî hürriyeti ne
Pisiris'in söyledikleri doğruydu, ben bu ülkenin en iyi yetiştirilmiş adamıydım. Bilgiliydim, sadıktım, çalışkandım, uysaldım ama bunların ne yararını görmüştüm? Büyükbabam da öyleydi, babam da, onlar ne yararını görmüşlerdi? Babam yazmanların, tanrıların kalemi olduğunu söylemişti oysa biz, akıllı ya da aptal, korkak ya da cesur, bilgili ya da cahil kralların kendi aralarında oynadıkları kanlı oyunlarda birer dama taşı olmaktan başka bir işe yaramamıştık. Ama krallar da tanrıların elinde birer oyuncak değil miydi? Tanrılar da kralları istedikleri yazgıyla ödüllendirip cezalandırmıyorlar mıydı? Kimin savaşı kazanacağına, kimin yenileceğine onlar karar vermiyor muydu? O zaman suçlu olan krallar değil, tanrılardı. Evet, başta Fırtına Tanrısı Teşup, onun karısı Güneş Tanrıçası Hepat, oğulları Tanrı Şarruma ve Tanrıça Kupaba olmak üzere, suçlu olan Hatti'nin bin tanrısıydı. Onlar bizim gerçek efendilerimiz değiller miydi? Yaptığımız her kötülüğü, her iyiliği onlar bilmiyorlar mıydı? Hepsinden önemlisi bu kanlı savaşları çıkartan krallar onların yeryüzündeki temsilcileri değiller miydi? Rahipler böyle söylemiyorlar mıydı? Tabletler böyle yazmıyor muydu? Tanrıların gazabından korkun, diye bizi uyarmıyorlar mıydı? Bizim tanrılarımız korkunçtu, acımasızdı, tıpkı Asurlularınki gibi, tıpkı Urartularınki, tıpkı Frigyalılarınki, tıpkı tanıdığım bütün ülkelerinki gibi... Onlar üzerimize yıldırımlar yağdırabilir, bizi hiç sönmeyen ateşlerinde yakabilirler, bizi hastalıklarla kırabilir, açlıkla terbiye edebilirlerdi. Onlar güçlüydü, onların gazaplarından korkmak gerekirdi... Ama savaşlardan daha büyük gazap olur muydu? Tanrıların öfkesi, iki ırmak arasındaki toprakları boydan boya al kana boyayan bu savaştan daha yıkıcı olabilir miydi? Hunharca boğazlanmış genç savaşçılar,
Alıntı
İNTİHAR DÜKKANI - 32
Lucrece şimdi yatakta, kocasının yanında. Sırtüstü yatıyor ve kolları yanlarında, ebedi bir sessizlik var üstünde. Biçimler siliniyor ve düş oluyorlar ama bir­denbire geçmişinin korkunç bulutları ortaya çıkıyor içinde, dizlerini yavaş yavaş büküyor bu bulutlar. Küçücük bir kızken -dört yaş, beş yaş- anaokuluna giderken annesi son dersten sonra üstü kapalı avlu­daki bir bankta oturup kendisini beklemesini ister ve uslu olduğu takdirde salıncağa bindireceğini söylerdi. Annesi çoğu zaman geç gelirdi, bazen de hiç gel­mezdi. O zaman okul müdiresi eve tek başına dön­mesini söylerdi. Babası söz vermesine rağmen hiç gel­mezdi. Ve küçük kız akşamları çoğu zaman annesinin gelmesini ve kendisini salıncağa bindirmesini bekler­di, uslu uslu, çok uslu. Hiç salıncağa bindi mi? Hatırlamıyor Lucrece, bek­lemekten başka bir şey hatırlamıyor, fantastik bir anne bekleyişi, kendisini salıncakta sallanırken seyredecek bir anneyi bekleyiş. Oyluklarına yapışık duran, parmakları kıvrılmış kü­çük eller, bütünüyle yıpranmamış dik bir gövde, fal taşı gibi açılmış gözler, önüne bakıyordu. Önüne bakıyordu ama hiçbir şey görmüyordu! Usluydu, çok usluydu, bir resim kadar uslu olduğundan annesi kesinlikle gelecekti! Hiç hareket etmiyordu, hiç konuşmuyordu, nefes bile almıyordu. O kadar uslu oturarak bekliyordu ki an­nesinin gelmekten başka bir seçeneği olamazdı. Burnu­nun ucu kaşındığında, ya da çorabı kayıp bileğine kadar indiğinde bile hiç hareket etmiyordu. Annesi gelecekti. İçin için eriyordu, burnunun ucunun kaşınmasını isti­yordu, kayan çorabın bilekteki serinliğini hissetmek is­tiyordu. Bu duygularla bütünleşmeyi öğrenmişti. Ken­dini bırakmamayı biliyordu, bir Budist gibi yaşamayı öğreniyordu. Daha sonraları eski Buda rahipleri üstüne bilgi sahibi olduğunda daha dört yaşındayken kendi­sini
Duygu ve Düşünce