Her yeni günün yeni bir mateme yaslandığı bir yerdi burası. Ölenlerin öldükleriyle kaldığı bir yer...
Toplu hâlde durmak yasaktı. Gülmek, konuşmak hatta acı çekmek bile yasaktı...
Hepimize yeter bir dünyanın içindeyiz. Geldiğim coğrafyada yaşadıklarım bir bir geçiyor gözümün önünden. Handan, köy muhtarı, komünistler, faşistler, dinciler... Kim varsa. Kime dokunmuşsam ve kim bana dokunmuşsa... Coğrafya kaderdir demiş İbni Haldun. Doğrudur belki ama ben coğrafyayı değiştirdim. Acaba kaderimi de değiştirebilecek miydim?
Buranın insanına ayak uyduralım diyorum. Onlar gibi olalım. Sırıtmayalım ayrıkotu gibi. Ayıklatmayalım kendimizi. Gidilecek başka memleket yok çünkü. Bildiklerimiz bizde kalsın, bilmediklerimizi öğrenip bildiklerimize katalım. Katmerli olsun kültürümüz, hem doğulu olalım hem de batılı...
Marifet ölmek ya da öldürmek değildi, marifet yangının ortasındayken yanmadan, çakal sürüsünün ortasındayken yara almadan sıyrılıp çıkabilmekti. Marifet mazlum ya da zalim olmak da değildi, marifet kutsal yaşam hakkını koruyabilmek, sevmek, sahiplenmek, kimseyi yadsımamak, kimseyi hor görmeden var olabilmekti.
Devletin baskısına, insanların ihanetine, üstünlük savaşlarına ve devlete yaranmaya çalışan köy muhtarının entrikalarına karşı ökseye tutulmuş bir serçe ürkekliğiyle direniyordum. Köy koruculuğu zorlaması, dağdan gelen örgütün tehditleri, kasabadaki bir takım siyasi yapıların başıma üşüşmeleri beni bir hayli bunaltmıştı. Sanki görünmez bir zincirle sıkıştırılıyor, yavaş yavaş tüketiliyordum. Günahsız insanların iftiralara kurban gittiklerini ve bir çoban çocuğun koca bir devleti yıkmayı planladığı gerekçesiyle ayaklar altında çiğnendiğini gördüm. Korkudan gözyaşlarımızı dökemediğimiz, acı çekerken inleyemediğimiz, meydan dayağı yiyen babalarımızı izlemek zorunda bırakıldığımız, cenazelerimizi gömemediğimiz, gömerken Fatiha'sını dahi okuyamadığımız acımasız bir dünyanın içindeydim.