Her şey, bir iş görüşmesinde bana sorulan, "İngilizce biliyor musunuz?" sorusuna verdiğim "Evet" cevabı ile başladı. Bu sayede bir otelde güvenlik görevlisi olarak işe başladım. Garip olan ise benim İngilizce bilmiyor oluşumdu. Hem güvenlik görevlisine İngilizce niye lazım olsun ki?
Ortaokul ve lisede altı yıl boyunca İngilizce dersi görmüş olmama rağmen, İngilizce seviyem, "What is this? This is a pencil" dan öteye gidemedi ve ben bu bilgileri hiçbir yerde kullanamadım. Hiçbir yabancı turist yanıma gelip de, elindeki kalemi gösterip, "What is this?" demediği için benim "This is a pencil"larım hafızamda boşuna yer işgal etti. Daha böyle hafızamda muhafaza ettiğim ve bir gün gelir de kullanırım diye düşündüğüm How old are you'lar, Where are you from'lar, I am from Tokyo'lar var.
Bir gün deniz kenarında gezerken bu bilgileri pratikte kullanmak istedim. Kıyıya gelen dalgaları ayağıyla savuşturmaya çalışan turuncu saçlı bir adamın yanına gidip,
"Where are you from?" dedim. Adam Artvinli çıktı. Hem de "I am from Artvin" demedi. "Artvinliyim gardaş!" dedi. İngilizce pratik yapma hevesim kursağımda kaldı. Ne vardı yani, "I am from England" deseydi de, ben de ona, "How old are you?" deseydim. Adamla İngilizce konuşmak nasip olmadı. Bizde Artvinli ile "Bu ülke çocuklarına İngilizce öğretemiyor"u konuştuk. Sorun sistemde miydi yoksa çocuklarda mıydı? Bütün suçu sistemde bulduk. O da benim gibi, İngilizceyi anlıyor ama konuşamıyormuş. Mesela "Where are you from?" dediğimde hemen anlamıştı. Biz galiba ülkece İngilizceyi anlayıp konuşamıyorduk. Bu duruma dertlenip üzerimize gelen dalgaları sistem farzedip tekmeledik.
Sorun sistemdeydi galiba ama biz de İngilizce öğrenmeye pek gönüllü değildik. Lisede şeker gibi bir İngilizce öğretmenimiz vardı. Hoca, biz İngilizce öğrenelim diye