• Lütfen çocuğunuzu Allah’ın kahrediciliğini, cehennemde cayır cayır yakacağını öğreterek değil, Allah’ın affediciliğini ve merhametini anlatarak büyütün...
  • Ruhta kaybedileni kitlede, kalabalıklarda arayış.
  • Öncelikle şunu söylemem gerekiyor. incelenmeyi en çok hak eden kitaplardan biri sanırım ''Fight Club.'' O yüzden biraz uzatabilir ve kitabın içeriğinden de bahsedebilirim(!) umarım okurken sıkılmazsınız.

    Kitabı okumadan önce filmini izleyenlerdenim. Filmin ismi Dövüş Kulubü olunca bazı kimseler dövüş filmi sanıyor ama tabii ki alakası yok, orada ki dövüş olsa olsa insanın kendisiyle içsel dövüşü, ruhani savaşı olabilir. Zaten filmi izlerken ya da kitabı okurken sayfalar arasında yürüdükçe Dövüş Kulübü sembolünün anlamını kavrıyorsunuz. Filmi ilk izlediğimde uzun süre etkisinde kalmıştım. Hala en çok sevdiğin film hangisi? dendiğinde aklıma gelen ilk filmlerden biri bu. Kitabının da olduğunu sonradan öğrenmiştim ve haliyle hemen onu da okumuştum. Bu 3. yada 4. okuyuşum sanırım. Bir kitabı kolay kolay ikinci defa dahi okumam ama o kitabı her okuduğunuzda detaylarda çok başka şeyler yakalıyor ve ayrı şeyler katıyorsa size tekrar okumaya değiyor bana göre.. Filmi mi kitabı mı? derseniz ikisi de çok iyi derim. Genellikle kitaptan uyarlanan filmlere ön yargım vardır ve beğenmem ama bu çok başka.

    Brad Pitt ve Edward Norton'un harikulade oyunculuğuna Marla Singer gibi çok sıra dışı bir karakteri canlandıran Helena Bonham Carter 'in olağanüstü jest ve mimikleri eklenince ve konu, ilerleyiş, kurgu çok iyi olunca ''kült'' kelimesinin hakkını sonuna kadar veren enfes bir iş çıkmış ortaya.
    Filmin zannımca en büyük talihsizliği; sinema tarihinde devrim niteliğinde sayılan Matrix gibi bir başyapıtla aynı zamanlarda vizyona girmiş olması ve onun gölgesinde kalması. Tabii yine de film kendi izleyici kitlesini oluşturmuş, bir çok insanı etkilemiş ve hatta bir çok ülkede küçük dövüş kulüpleri oluşmasına sebep olmuş. Öğrencilik dönemimde bizzat filmi beraber izlediğimiz arkadaşlarımdan biri o kadar etkilenmişti ki araştırıp Tyler Durden'in giydiği meşhur kırmızı deri ceketten bulup almıştı :)

    Neyse gelelim kitaba; kısaca karakterlerden bahsedeyim. kitapta 3 ana karakter var.
    Jack (cornellius), Tyler Durden ve Marla Singer.
    Jack; bana göre günümüz insanının neredeyse yüzde doksanını temsil eden bir karakter. Mutluluğu tamamen işte ve satın aldığı eşyalarda bulmaya çalışan biridir. Mesleki ve maddi açıdan belli bir doyuma ulaşmıştır. İyi bir işi, audi marka bir arabası, güzel bir evi vardır ve kullandığı eşyaların hepsi lüx markalardır. Kim bilir belki de çoğumuzun şuan peşinden koştuğu hayallerimizi süsleyen o yaşam.
    Ancak Jack mutlu değildir ve manevi bir arayış içerisine girer , sürekli uykusuzluk çeker, huzursuzdur ve doktor tavsiyesiyle çeşitli hastalıkları olan ve acı çeken insanların terapisine katılır. Orada bir parça kendini bulur ama o seanslara katılan Marla Singer'la tanışınca huzursuzluğu daha da artar.
    Marla Singer'dan bahsetmeyeceğim çünkü anlatılmaz yaşanır denebilecek karakterlerden biri. Okurken ya da filmi izlerken ne demek istediğimi anlayacaksınız.
    Tüm bunlar olurken Tyler Durden belirir. Jack'in tamda olmak istediği kişidir ve onun zıttı bir karakterdir. Daha doğrusu biz bütün erkeklerin hayatlarında bir parça olmak istediği özelliklere sahiptir. Karizmatik, güçlü, özgür ve umursamaz...
    Karakterler arası bağlara çok girmek istemiyorum çünkü henüz okumamış olanları bekleyen sürprizleri berbat etmek istemem.

    Kitap ne anlatıyor ona gelelim birazda;
    Kitap, yeni nesil dünyaya adım attığımız 90'lı yıllara ithafen ele alınmış ama günümüze kadar daha da gelişerek büyüyen tüketim toplumuna oldukça sert bir eleştiri olarak yazılmış. Anarşizm'den nihilizme, sistem eleştirisinden kapitalizme, isyan, kaos, yıkım her şeyi bulabilirsiniz bu kitapta...
    Kapitalizm eleştirilerini sürekli olarak gözlemlediğimiz filmde yoğun olarak değinilen ikinci konu ise cemiyet toplumu içinde yalnızlaşan ve birbirine yabancılaşan bireyin psikolojik buhranları. Filmin bir sahnesinde bunu oldukça net yakalıyoruz. Adamın asıl benliği Tyler'a uçakta yeni tanışmışlarken soruyor: ''-yaşamak için ne iş yapıyorsun? '' ''-Neden soruyorsun? Böylece benimle ilgilenmiş gibimi yapacaksın?'' Bu diyalogla toplumdaki yabancılaşmaya harika bir gönderme yapılıyor. Tek kullanımlık arkadaşlıklar işte. Günümüzde de çoğu kimse bir birini sorar ama gerçek mana da kim kimin umurunda ki?

    Bir diğer eleştiri 90'lı yıllardan sonra makinelerin insan emeğinin yerini almasıyla azalan “düşünen insan” sayısı. Gerçi başta makineler insanların yerini almıştı ama günümüzde insanlarda makineleşip onların yerini alıyor gibi geliyor bana. Hepimiz daha doğarken sınırları belli olan bir yolculuğa çıkmaya itiliyoruz. Önce zorunlu eğitim, sonra zorunlu sınavlar, zorunlu bölümler. Sanki herkes doktor, mühendis, hukukçu olmak zorundaymış gibi hissettiriliyor. Bir kere dahi sorulmuyor insanlara ne olmak istedikleri yada ne olmak istemedikleri. Bırakın yetilerine ve isteklerine göre meslek seçsin insanlar. ya da hiç bir mesleği seçmemeyi seçebilsinler!
    Tyler'ın meşhur repliğinde dediği gibi; ''insanlar nefret ettikleri işlerde çalışıyorlar; neden? Gerçekte ihtiyaç duymadıkları şeyleri satın alabilmek için.''
    Yani düşününce gerçekten de öyle değil midir. Hangimiz sadece gerçekten ihtiyacımız olan şeyleri satın alıyoruz, sadece ihtiyacımız olan şeyleri yiyip, ihtiyacımız olan şeyleri giyiyoruz? Neredeyse hiç birimiz!

    Bir anımı paylaşayım müsaadenizle; Bundan bir kaç sene önce Küba'ya kısa bir seyahatimiz olmuştu. Uçaktan indik insanları gördük, bir kaçıyla tanışıp sohbet ettik vs. Gün sonunda ilk yargım şu olmuştu; ne kadar da fakir insanlar, neden hiç bir şeyleri yok, bu şekilde nasıl yaşayabiliyorlar diye düşünmüştüm. Fakat 3-4 gün geçince yeni yeni olayın farkına vardım. Asıl fakir olan bizleriz asıl acınacak durumda olan bizleriz. Yani fakirliği belirleyen şey, insanın neye ne kadar sahip olduğu mudur, yoksa neye ne kadar ihtiyaç duyduğu mu? Onlar aslında normal bir insanın ihtiyaç duyduğu her şeye sahipler, gün içinde birbirleriyle geçirebilecekleri vakit o kadar çok ki, akşamları herkes sokağa inip sohbet edebiliyor, tv neredeyse yok, internet yok, sokağa çıkınca starbucks, mc donalds, dominos yok ama mutlular. Biz ise hep daha fazlasını istediğimiz için doyumsuzuz ve kaçınılmaz olarak mutsuzuz. 20 liralık bir tsort de normal bir insanı ısıtacak ve örtecektir, 40 liralık bir ayakkabı da insanın kullanması için yeterli olacaktır. neden 700-800 liralık bir sürü tsort alma 300-400 liralık türlü türlü çift ayakkabı alma ihtiyacı hissediyoruz . Bunu bize gerçek bir ihtiyaçmış gibi dayatan şey ne. Tabii ki televizyonlar, reklamlar, moda, çevremizdeki diğer insanlar. Kısaca kapitalizm...

    Ve gerçekte ihtiyacımız olmayan her neyi satın alırsak karşılığında esasen para değil zamanımızı, özgürlüğümüzü vermiş oluyoruz. Çünkü o parayı vermek için çalışmak zorundasın. Yani aslında düşününce şöyle oluyor; ihtiyaç dışı bir ayakkabıyı almak için 10 günlük ömrünü veriyorsun, bir şampuna 1 gün, bir kozmetiğe 3 gün, bir parfüme belki 5 gün. Üstelik parayla satın alınamayan yegane şeylerden birinin zaman olduğunu bildiğimiz halde...

    Gerçi böyle beylik cümleleri kuruyorum ama kendim bunları hayatıma tam olarak uygulayabiliyor muyum? Şimdilik Hayır. Bende bir iphone kullancısıyım ben de nadiren de olsa Starbucks'da kahve içiyorum vs. Ama yine de farkındalığımız arttıkça birşeylerin düzeleceğine inanıyorum. Ki zaten örgütlenmeden sadece kişisel olarak bir şeyleri yenmeye çalışmak gene bencillik olur ve bir sonuca ulaşamaz gibi geliyor. Aslolan çevremizdeki diğer insanları da uyandırıp geliştirip toplumsal olarak paranın hayatımız üzerindeki etkisini azaltıp minimize etmek. Bunun için bir çok gereksiz şeyden vazgeçmemiz gerekiyor. Tamda Tyler'ın dediği gibi ''"Ancak her şeyi kaybettikten sonra her şeyi yapmakta özgür olabiliriz."
    Dilerim bir gün başarırız...
  • Çoğu zaman geceyi bir dinlenme vakti olarak düşünür ve anlatırsınız, oysa gerçekte gece bir arayış ve buluş vaktidir.
  • "O ne bir ideolog, ne bir siyasetçi, ne de bir gazeteci. Orhan Pamuk büyük bir romancı."

    Bir şeyler anlatmaya sanırım bu cümle ile başlamak en güzeli, çünkü yazarla ilgili kitaptan sonra düşüneceğiniz tek şey bu oluyor. Öncelikle şunu söyleyeyim Orhan Pamuk’tan çok güzel kitaplar okudum, gerek arayış olsun, gerek aşk olsun ama ben Orhan Pamuk'u tam anlamıyla Kar'da tanıdım. Görüşünden tutun, kaleminin inceliklerini daha net anladım. Bu kitaptan sonra sonuna kadar iddia ederim ki, hümanist ve tarafsız birini mi okumak istiyorsunuz, alın size Orhan Pamuk alın size Kar.

    Orhan Pamuk un belki de okuduğum en ağır romanı diyebilirim, bunu söyleme amacım, boş kurgu ya da laf kalabalıkları olmasından değil, bilgi birikimi olaylar arası bağlantılarının kuvvetli olmasından dolayı. Bir satırın bile ince ince okunması gerektiği için bu ağırlık. Bir sayfa okuyup üç saat araştırma modunda hissediyor insan sürekli.
    Açıkçası kitaba başlamadan önce bu derece sonuna kadar heyecan, araştırma ve merak içerisinde okuyacağımı düşünmemiştim. Kar ile beni tanıştırdığı, özellikle de Orhan Pamuk ile tanıştırdığı için sevgili mithrandir21 | Uğur a teşekkürü borç bilirim.

    Ne deniz var ne dalga, Kars’ın donduran soğuğunda hayatın gerçeklerini kar taneleri ile yüzünüze vuran çarpıcı, kışkırtıcı bir roman var.
    Kısaca romanın nasıl başladığından bahsedecek olursam, Gazetede köşe yazarlığı yapan ve sürgünden sonra Frankfurt’a giden kahramanımız Kerim Alakuşoğlu namıdiğer Ka, yıllar sonra Türkiye’ye dönmeye karar verir. Bu sefer değineceği konulardan biri Kars’ta meydana gelen kadın intiharlarına farkındalık yaratmak, sebeplerini tüm objektifliği ile göz önüne sermektir. Karşılaşacağımız kişiler de, din siyaset ve devlet istismarcıları oluyor. Ka’nın soluğu Kars’ta alıp, daha önceden aşık olduğu kadının aile oteline yerleşerek şehrin ileri gelenlerinden tutun emniyetine kadar bilgiler toparlamaya başlaması ile Kars turumuz başlıyor.

    O kadar çok ele alınacak noktalar var ki, ‘’Ermeni, ülkeyi sattığı için Nobel ödülü aldı, bu adamı okuyan, savunan bu toprakları terk etsin’’ denilen adam ‘’demokrasi’' kelimesini, çoğu insanın gösteriş malzemesi olarak kullanmasının yanında, yazdıkları ile demokrasi ve eşitliğin hakkını verebilen bir yazar. Sayfalarca, türbanlı oldukları için üniversiteden yaka paça çıkartılan öğrencilerin savunulmasından tutun, başörtüsünü siyasi simge haline getirip insanların manevi olarak taktığı örtünün, taraf belirtmek için kullanılmasına kadar, bu ülke topraklarında Türk olsun Ermeni olsun, Yunan olsun Kürt olsun, İnançlı olsun inançsız olsun tüm öldürülen insanların yaşadıkları zulümlerine, kandırılmalarına kadar, taraf gözetmeksizin objektif olarak anlatıldığı satırlar var. Bir sayfada insanların Allah’a inanmamasının ardındaki sebepler ile ateizm ele alınırken, diğer sayfada Allah inancının kuvvetini, bir sayfada dindarların mücadele sebebini okurken, diğer sayfada ‘’İslamcı’’ görünen kişilerin siyasi güdülerini okuyorsunuz.
    Bizler- onlar gibi ötekileştirilmiş kelimeler yerine, kendiniz o kişilerin yerine geçip objektif bakabiliyorsunuz.

    Orhan Pamuk, bu kitabı ile ilgili ‘’benim tek siyasi kitabım’’ demiş. Bence bir kitap siyasi olacaksa Kar gibi olmalı. Ne muhalif olup iktidarı yerden yere vurmuş ne iktidar olup muhalefeti yerden yere vurmuş. Herkes olup herkes gibi bakabilmiş. Siyasi kitaplar, insanların kişisel dürtülerini göz dağı vererek satırlara dökmesi için değil, topluma, devlete, insanlığa eşit bakılabilmesi için yazılmalı, ki Orhan Pamuk bunu mükemmel bir şekilde başarmış.

    Bir röportajında ;
    - ‘’Bu bir politik roman mı?’’ Diye sorduklarında
    ‘’Evet, Kar’ın siyasal bir roman yanı var. Ve bu yüzden çok hassas yanı da bu. Çok da dikkatli yazdım. Siyasetle, bir fikir beyan etmeyi, siyasi propaganda yapmayı birbirinden ayırmaya çalıştım’’ demiş, aynen de söylediği gibi yapmış.

    İncelememi Orhan Pamuk'un Kar kitabı için söylediği cümlelerle bitirmek istiyorum.

    ‘’Türkiye’yi anlatıyorum ama onu sloganlarla anlatmıyorum. Türkiye’yi siyasetle kurtarmak isteyen insanların acılarıyla anlatmıyorum . Ve her bir tarafa da, hiç bir slogana bağlı kalmadan, sloganların arkasında insanlar olduğunu ve onların acı çektiğini göstermeye çalışıyorum. Gene kızacaklar belki ama ben romanlarımı yazmaya devam edeceğim.’’

    Sen hep yaz Orhan Pamuk !
  • ...ben de bir arayış içindeyim; üstelik öyle yalnızım ki!
    Hermann Hesse
    Sayfa 141 - Can
  • Her arayış hakikat sevgili, cümle kavuşmalar yalan.