Zehra Erbaş

Issız bir dağsümbülünün ıssızlığıyla, ya da içi uçma hasretiyle yanıp kavrulan miniminnacık bir kuşun hasretiyle baktı.
Hangi tür kitapları seviyorsun? 🔎 Polisiye 💕 Romantik 🚀 Bilim Kurgu 🏰 Fantastik 📖 Klasik 🧠 Kişisel Gelişim 🏛️ Tarih 😱 Gerilim
Rüzgarı okumasını bilenler canları isterse hiç görmedikleri bir denizin tuzunu bile tadabilirlerdi. Ya da yıllar önce ölen bir ihtiyarın, gençliğinde attığı gevrek kahkahaları bile duyabilirlerdi.
Kapı olmak hiç de sevimli değil,” diyordu içimizdeki çamların en yaşlısı, “Bir kere, kapı olunca kilit takarlar bize. İnsanoğlunun böyle acayip huyları vardır. Evet, gözümümüzün yaşına bile bakmadan kilit takarlar.  Kilit ne demektir bilir misiniz?” “Ne demektir?” “Ben size söyleyeyim, kilit, insanın utancı demektir her şeyden önce… İnsanoğlunun nereye ulaştığının göstergesi demektir. İnsanların birbirlerine duydukları güvensizliğin elle tutulur halidir kilit.Birbirlerine duydukları saygının derecesidir. Bu yüzden, bir çeşit utanç belgesidir her kapıda. Hatta, her dolapta, her çekmecede, her çantada, her kasada, her kutuda… Gene de insanların yüzleri kızarmaz onu görünce. Üstelik, bu kilitleri açıp kapamaya yarayan ve adına anahtar denen şeyi, sürekli ceplerinde taşırlar. Bazıları ceplerine bile koymaz anahtarlarını, kaptıracakmış gibi, sürekli elinde tutar. İkide bir, evirir çevirir. Neşelenince, şıkır şıkır sallar. Yani, utanç belgesini farkına bile varmadan, neşesinin birgöstergesi olarak kullanır. Hadi bakalım bütün bu anlattıklarımdan sonra söyleyin şimdi ister misiniz kapı olalım? İster misiniz, o kilitlerden biri getirilip yanağımıza vidalansın?” Herkes susuyordu. “Bu yüzden, boş yere kapı olmaya heveslenmeyin, dediğim gibi, kapı olmak hiç de sevimli bir şey değil.Dış kapı olmak neyse ne de, iç kapı olmak daha kötü! İç kapı olursak, hiçbir yeri göremeyiz çünkü. Ya birantreye, ya bir salona, ya da bir odaya baka baka çürür gideriz.” Herkes susuyordu gene. “En iyisi pencere olmak,” diyordu çam. “Bu durumda, inanın bana, en iyisi pencere olmak… Çünkü her pencere bir yanıyla içeriye bakıyorsa, bir yanıyla da dışarıya bakar. Hiçbir şey göremese bile, en azından gökyüzünü görür yani. Kuşları, bulutları, ufukları, yıldızları, yağmurları ya da kar taneciklerini görür.
Zaten, bir zamanlar bana ak sakallı meşenin anlattığına göre, adına savaş denen şey, yeryüzünün herhangi bir noktasında başlayıp herhangi bir noktasında bitmezdi. Her şey gibi, o da insanda başlayıp insanda biterdi. Bu yüzden, cepheler falanca dağda ya da falanca ovada değildi. Toprağı titrete titrete yürüyen tanklar, art arda gümbürdeyen toplar ve durup dinlenmeden kurşun kusan tüfekler insanoğlunun içindeydi. Hatta, henüz icat edilmemiş silahlar da insanoğlunun içindeydi. Yani, insan bir savaş alanıydı. Ceket, gömlek, pantolon ya da etek giymiş, kravat takmış, tıraş olmuş, kokular sürmüş bir savaş alanı. Gülümseyen bir savaş alanı. Öpen hatta, okşayan, konuşan, susan, çiçekler alıp çiçekler veren bir savaş alanı... Peki, bir barış bahçesi olamaz mıydı insan? Şöyle, güllerin kuş cıvıltılarına, kuş cıvıltılarının güllere karıştığı, mutlu yüzlerle dolu rengarenk bir barış bahçesi?
Hiçbir şey hayal edildiği kadar güzel olamıyormuş.