Fuzûlî şu meşhur dizesinde derki:
"Söz söyleyen irfan ister, sözü anlayan da mîzan..."
Söz, havada asılı kalmak için değil, bir kalbe, bir akla, bir ruha dokunmak için söylenir. Derler ki;
"Hitap, muhatap ister."
Bu yüzden karşısında kendisini tartacak, anlayacak, yankılandıracak bir "muhatap" bulamadığında söz yetim kalır; sadece bir ses dalgasından ibaret olur, o kadar...
Buradaki "muhatap" vurgusu sadece fiziki bir dinleyicinin varlığı da değildir üstelik; bir "idrak ve üslup" meselesidir.
Zarfın mazrufa, sözün muhataba göre seçilmesi gerekir. En kıymetli kelâm bile doğru muhatabı bulmadığında zayi olur. Tıpkı verimli bir tohumun, kayalık bir arazide yeşerememesi gibi...
Söz, muhatabının kalitesine göre derinleşir veya sığlaşır. Karşınızdaki kişinin idraki ve "irfan" seviyesi ne kadar yüksekse, sözün menzili de o kadar uzağa varır, Dolayısı ile söz aynı zamanda ayna vazifesi görür.
Sözü kıymetli kılan, sadece söyleyenin mahareti değil, dinleyenin de onu ne kadar "duyabildiğidir". Muhatapsız hitap, akis bulmayan bir feryat gibidir.
Zira biliriz ki feryat, doğası gereği bir imdat çağrısıdır, bir duyulma arzusudur. Dağa karşı bağırdığınızda bile tabiat size kendi sesinizi geri verir, bir akis yaratır. Fakat insani kelâmda muhatapsızlık, o dağdaki akisten bile mahrum kalmaktır. Sözü boşluğa bırakmak, insanı kendi sesinin yalnızlığıyla baş başa koyar.
Sözün menzilini bulması, ulaştığı yerde bir kalbe dokunup oradan yeni bir mana olarak fışkırması, herhalde bu dünyadaki en rafine entelektüel ve ruhi hazlardan biridir. Akis bulmayan kelâm yorar; ama doğru muhatabını bulan iki satır söz, insanı ihyâ etmeye yeter....o halde, önce muhatab sonra hitab değil mi?
Evet tam olarak öyledir; kelâmın kadim usulü de mantığı da tam bu noktada düğümlenir: "Önce muhatap, sonra